30 Ocak 2019 Çarşamba

1

Damızlık Kızın Öyküsü / The Handmaid's Tale


    KİTAP
   Selamlar, hemen konuya dalacağım, aşırı sabırsızım. Kitabı instagramda severek takip ettiğim birinden gördüm, her kadının okuması gereken bir kitap, yorumunu görünce hemen ertesi gün kendimi Dost'a attım.Ayrıca erkeklerin neden okuması gerek değil onu da anlamadım.(HerkesİçinFeminizm) Herkes okumalı. 

   İlk kez Margaret Atwood okuyorum,distopya okumada da çok tecrübeli sayılmam.Kendisi distopik olarak tanımlamıyor gerçi, spekülatif kurgu diyor. Margaret Hanım etkilendiği yazarlar arasında Ursula K.LeGuin olduğunu her defasında bildirmekteymiş, benim fikrini, kalemini, görüşlerini sevmeme buyrun bir kocaman neden daha. Kitaba başladığım da içerisine girmeye azıcık zorlansam da konunun  gerçekleşebilir olma ihtimali, inandırıcılığı,merak uyandırması, sistem eleştirisi, farkındalık yaratması elbette kitaba sarılmama neden oldu. 
   Amerikan yönetimine darbe yapıp, kendilerine Yakup'un Oğulları diyen, din bazlı yönetimle Gilead ülkesini kuran bir geri devrimi aşağılamadan, eleştirmeden o kadar etken        anlatıyor ki, hissetmemek imkansız. Kitabın June'un(Offred)in ağzından yazılmış olması hoşuma gitti, kitplarda ben dilini daha çok seviyorum zaten. Karakterlerin derinlikli anlatımı da sevindirdi. Ben kitabı okurken dizi çekilmeye başlanmıştı ve bayağı sevinmiştim Dün itibariyle de dizinin iki sezonunu bitince, ikisini birden yazmak istedim. 


                                                                         

  DİZİ

  Normal şartlar altında benim bir kitabı okuyup filmi beğenmem olmuş şey değildir. Artık olmuş şey. Kitaplarım hep daha kıymetlidir ve filmler kitabın yanında fragman gibi kalır fakat yine de izlerim. Bunu şundan söylüyorum, ilk kez bir dizi, kitabının önüne geçmiştir. Kitap fragman oldu, dizi hakkında ipucu verdi. Aslında bu kadar net yorum yeter ama ne demek istediğimi anlatayım.
''Biz iki bacaklı rahimleriz, hepsi bu..'' Kitabın arka kapağında bunu okuduğumda yutkunmuştum. Kitap boyunca da o tutsaklığı, itaatkarlığı, baş kaldırılan boyunların nasıl kırıldığını, bir hayatın bir günde nasıl tepetaklak olacağını, meşru tecavüzü, dini zorbalığı, erkek egemenliğini okusanız da izlerken durum başkalaşıyor. Bazı zaman duvarda asılan bir sapkın oluyorsun, bazen bir Martha, bazen aşkı için ölmeyi göze alan biri, bazen kocasını paylaşmak zorunda kalan bir kadın, bazen de bir Damızlık. Diziyi izlerken elimi ağzıma kapatıp gözlerim dolu dolu izlediğimi biliyorum. Kendimi June gibi hissetmediğim bir saniye bile olmamıştır. Hikaye zaten müthiş ötesi, kurgu da öyle.. Dialoglar, renkler ve ışığın kullanımı ve anlatımı, çekimler ve görselliğiyle ilgili daha onlarca telaffuz edemediğim terim beni zaten sinematografiye yönlendirdi. Bir de müziklerin kullanıldığı bölümlerin ortamın kasveti ve gerilimini de aynı oranda değiştirdiği gerçeği var. İlk sezon yeni kurulan düzeni, ana kolları, karakterleri tanımaya yönelikti. İkinci sezondaysa düzeni sarsacak kurgular mevcut ve koloniler daha detaylı işlenmiş.
  Gelelim birbirinden kıymetli oyunculuklarımıza, ilk sezondaki müthiş oyunculuk performansıyla Emmy ödülüne layık görülen June(offred)'a.. ilk sezonda karşılaştığımız, kararsız ve itaatkar Offred'ın yerini , ikinci sezon şükür ki öfkeli ve intikam peşinde bir kadın alıyor. Aradaki karakter gelişimi zaten yoruma bile açık değil. İki sezon boyunca kendimi Offred'in yanında değil, Offred gibi hissettim. Bir ödül olarak Offred'in kızı Hannah ile buluşturulması sahnesinde bayağı tuvalet kağıdını bitirecektim. (Benim izlediğim şeye ağlamam pek olası değildirken) 
Serena, Emily, Aunt Lydia,Moira hepsi hepsi çok iyidi. Erkek karakterlere özel yorumum yok, Emily'nin kaldığı son ev dışında, işte o adam, adaaam. Geçmişini bilmiyorum çokta erken konuşmayım..Ataerkil bir toplumda kadınların ötekileştirilmesi, haklarının hiçe sayılması, görünürlülüğünün ortadan kaldırılması ve yalnızca doğurganlık üzerinden bir değer biçilmesi çok da yabancı olduğumuz bir konu değil maalesef. Dizi izlerken ki ve sonra ki hislerimin bu kadar can sıkıcı olmasının sebebi tam da bu.Aslında komutanlar da dahil olmak üzere Gilead'dan kimse memnun değil, Komutan Fred'in June (Offred)a gösterdiği ilgi, imtiyaz bile buna cevap niteliğinde..

Yüzyüze saatlerce konuşabilirim. Çok beğendiğim sahneleri geri alıp alıp izledim. Elinizde hangi dizi varsa bırakın ve hemen The Handmaid's Tale izleyin. Kaçıran pişman olur. 


 ESEN KALIN, İSTEYENLER İÇİN CÜZZİ MİKTARDA SPOİLER BIRAKABİLİRİM. YORUM YETERLİ!





























14 Eylül 2018 Cuma

1

Doğa dostu deterjan

Her şeyin kolayının birbiriyle kıyasıya yarıştığı güzide  çağımızda kendime ne kadar zor şey varsa yaptırtıyorum.
Ben mi kurtaracam dünyayı, demedim değişime evden başladım.
Tamamen organik doğaya zarar vermeyen bulaşık deterjanı hazırlıyorum.
Malzemeler yalnızca üç çeşit: Yarım yemek kaşığı karbonat
                              Bir yemek kaşığı himalaya tuzu
                              Bir yemek kaşığı limon tuzu
                              biriki damla limon yağı(isteğe göre)
Üç malzemeyi de gelip gidip karıştırıyorum, kaynar suda eritiyorum . Sonra foş foş diye makinaya serpiyorum.
Üç yemek kaşığı elma sirkesi de bulaşıklara parlaklık katıyor. Yarım limonu da bir yere sabitliyorum.
Ta taaaa doğa dostu bulaşık temizleyicim hazır.
Şöyle bir uyarı yapmakta fayda göreceğim, sonradan şaşırmayın diye.
Tablet deterjanlardaki etkiyi beklemeyin. Bulaşıkları aşırı parlatmayabiliyor. Bununla ilgili çok fazla etmen var tabii.
Bulaşıkların kirlerinden arındığından tamamıyla emin olabilirsiniz. Sadece bulanık kalıyor, olur o kadar diyorum. İçiniz rahat olsun..
 

  Fakat bir süredir bu karışımı hazırlamaya erindiğim için bitkisel diye rastgele keşfettiğim, içeriği tertemiz bir bulaşık makinesi tableti önereceğim. Ben üşeniyorsam herkes üşenir .. Biliyorum sizi çünkü.. GREEN CLEAN 5'i bir arada tablet. 

Doğaya geç kalınmış bir armağan sunmanın vakti gelmedi mi ? Topraklarımıza, göllerimize, denizlerimize daha ne kadar kimyasal eklemeye devam edeceğiz. Bu dünya bizim ve zaten yorgun.. Lütfen..

1 Haziran 2018 Cuma

0

Tut Ellerimi

Omuzlarımda, hep kendime yüklenişimin feci ağırlığı.
Dünyayı ben yok etmişim gibi hissediyorum ya da kurtaramamış gibi.
Sonra bu yükün sebebini yokluyorum kendimde.
Derdim hep kendimle..

Rüyalarımdan çıktığında gitmeliydim.
Her aramamın sen istediğin zamanlarda gerçekleşebileceğini bana gösterdiğinde.
Konuşmalarımızın ardından neyse'lediğinde, (neyse de önceki her şeyi önemsiz yaparak.)
Olur biter'lerinde..
Bana her gelişinin aslında bizim için olmadığını gördüğümde hiç değilse..

Uykunun arasında gözlerimi açıp , başını göğsümde değil yatağın uzak tarafında gördüğümde.
Benimle ilgili planlar yapıp, uzağa gider gitmez beni pas geçtiğinde..
Sana hissettiğim şeyden herkesin bir parça da olsa fikri varken, senin bi'haberliğinde..
Bacağımın üzerinde duran elini gelen telefonları bahane edip kaldırdığında..
Nefret ettiğim o işine her koşarak gittiğinde..
Senin için diktiğim kaktüslerin, aynı benim gibi bir yeri olmadığını gördüğümde..
Benim için ne yaptın diye avaz avaz bağırdığımda..
Uyuyakalırsın diye benimle film izlemekten vazgeçtiğinde..
Hep her şeyden vazgeçtiğinde..
Elimden tutup bir çay bahçesine götürmediğinde..
Gidişatı değiştirecek hiçbir şey yapmadığında..
Göz göze gelmek yerine, gözlerini kaçırdığında.
Sensizlikten kendimi yok ettiğimden habersiz olduğunda..
Ben kaybolduğumda beni buluvermek yerine, kendini daha karanlıklara çektiğinde..
Neşeli arayışlarıma hep hüzünlü cevaplar verdiğinde..
En yalnız günlerini bir başına atlatmak istediğinde..
Bana karşı her adaletsizliğinde sustuğunda..
Sustuğunda, kestirip attığında..
Kucağından bacaklarım uyuştu diye beni kaldırdığında..
Gitmeliydim.
Git demedin.
Bekledim.


Yarasız yarınların düşüyle..
Bir şeylerin yükünden kurtulmak iyi şey.
Birbirimizin yaralarını sara sara yürüyelim yan yana.
Yeniden inanalım herkese ve her şeye.
Çünkü hep en iyi ihtimal, sevgi.
Tut ellerimi..

                                                                                                         Mahinur

3 Ocak 2018 Çarşamba

0

Bir anlamı olsun.

   
Çizim Serkan AKYOL'a aittir.
     Anahtarımı almadan yahut kettle'ın fişini çekmeyi unutup evden çıkmışlığım yoktur ama evet her defasında panik yaratırım ama hayır, yoktur. Gece kontrolümü kaybedip beni eve bırakın dediğim de olmamıştır. Tanımadığım odalarda da hiç uyanmadım dolayısıyla. Sonunu hesap etmediğim-edemediğim hiçbir durumda doğrudan yahut dolaylı daha hiç olmadım.

         Gece dönüşte topuklu ayakkabılarımı elime alıp parmak uçlarımla kaldırımlarda yürümüşlüğüm, en az elli kiloluk valizimle, yirmi kiloluk sırt çantamı metro merdivenlerinden çekiştirmişliğim çoktur. Sinemaya, tiyatroya bir başıma gitmişliğim, iyilik yapıp denize atmışlığım.. Vardır, çoktur.
      Hayatımın, kararlarımın, mutluluğumun, hüznümün, sevincimin sorumluluğunu başkalarına yüklememek nihai amacıyla basit şeyleri istemeyi de unuttum galiba. Unutunca büsbütün sessizliklere sürüklendim, kabullenişlere ve isteklerimin üstüne gitmemelere..
    Hayatta kalabilmek için sana inançsızlığım..
    Çünkü ben zaten annesinin gelinlikli bebekler aldığı-barbielerle büyüttüğü, babasının itaat etmeyi öğütlediği-aklım sende kalmasın dediği, başında yemek yemesi için ayrı ,ders çalışması için ayrı ordu bekleyen şımarık kız çocuklarından olmadım hiç.
Kadere inandığım tek nokta beni, aileme göre eşleştirdiği noktadır, başlangıç noktası.. Yaşamın beni hafif hafif örselemesine hazırdım, bizimkilerde hazırladı, bilerek devam ettim. Örselemediğini düşünsen de temkin ve tedbirlerimin hep bu yüzden. 
       Seni her gördüğümde, ben hep kendimle rastlaştım. Seni kendimle tanıdım ama sırf kendimi sana anlatamamaktan korktuğum için geri durdum. Dizilere, sinemaya, yazılara sığınmak suretiyle yaşanan ve yaşanacaklardan kaçtım. Bir mektup daha yazıyorum sana, bu kez yayınlayabileceğim bir mektup.
Seninle suskunuz, endişeliyiz. Konuşulmayanların sonundayız. Belki konuşulacakların taa en başında..
    Vedalaşmalıyız yahut kucaklaşmalıyız artık. 
Seninle gülebiliriz. Yalnız başına yaşadıklarını benim yanımda da koyvermek iyi gelir belki sana, bilmiyorum. İlk tanıştığımızdaki o 39 derecelik hissi istiyorum. Sonumuzu buz kestiren umursamazlıkları değil. Kal demiyorum, ayakkabılarını giymiş ama bağcıkları bağlamamışsın, unutmuş olmalısın ama hatırlatmıyorum da. Ben hep burnumun dikine giderim ve
Sonumu hesapladım, burnumun diki seni gösteriyor.

1 Aralık 2017 Cuma

0

Saklama Rehberi

                                          
Besinlerin kullanım ömrünü nasıl uzatabileceğinizi biliyor musunuz? Peki ya onları ne kadar uzun bir süre boyunca saklayabileceğinizi? Eğer siz de benim gibiyseniz, birkaç temel gıda dışındaki hiçbir besin için net bir fikriniz olmadığına eminim. En basitinden, sizce elma ne kadar bir süre saklanabilir? Lezzetini, sertliğini ve tazeliğini yitirmemesi için ne yapmak gerekir? Oturup her besin maddesi için internette araştırma yapmanıza gerek yok: http://saklamarehberi.com, tüm bu bilgilere tek bir kaynaktan ulaşmanızı sağlıyor.

Türkiye’nin ilk ve en büyük derin dondurucu üreticisi olan Uğur Soğutma tarafından hazırlanan (ve tamamen ücretsiz şekilde kullanılabilen) sitede; hamur işleri, süt ürünleri, meyveler, sebzeler ve et ürünleri ile ilgili merak ettiğiniz her bilgi yer alıyor. İlk olarak, tüm bu besinlerin ideal kullanım sürelerinin ne olduğunu, daha sonra da bu kullanım süresini nasıl uzatabileceğinizi öğreniyorsunuz. Tahmin edebileceğiniz gibi, derin dondurucu kullanmak tüm gıda maddelerin daha uzun süre dayanmasını sağlıyor. Ancak, örneğin karidesi derin dondurucuda saklayabilir misiniz? Peki ya yazın aldığınız, lezzetli ve sulu bir karpuzu derin dondurucuya koyup, kışın yiyebilir misiniz? Tüm bu soruların ve çok daha fazlasının cevaplarını Saklama Rehberi web sitesinde kolayca bulabiliyorsunuz. Hepsi bu kadar değil: Sitenin “Alternatif Bilgiler” bölümünde, evde kolayca hazırlayabileceğiniz birbirinden lezzetli tarifler yer alıyor. Evde nasıl mocha yapabileceğimi, meyvelerin kararmasını nasıl önleyebileceğimi, hatta unsuz kekin nasıl yapılacağını bile öğrendim. Laf aramızda, kot pantolonların derin dondurucuda temizlenebileceğinin de haberdar oldum! (Kotu fırçaladıktan sonra bir poşete koyup derin dondurucuda 1 gün boyunca bekletiyorsunuz.  Şaşırtıcı, değil mi?)

Türkiye’nin ilk gıda saklama rehberi olan http://saklamarehberi.com, beni şaşırtacak ölçüde bir içeriğe sahip ve her birini okumaktan büyük keyif aldım. Eğer sizin de bir derin dondurucunuz varsa, bu siteyi muhakkak ziyaret etmelisiniz. Derin dondurucunuz yoksa bile gıdaları nasıl daha sağlıklı tüketebileceğinizi, ne kadar uzun bir süre boyunca saklayabileceğinizi ve basit, pratik, lezzetli tarifler ile ipuçlarını Saklama Rehberi web sitesinden öğrenebilirsiniz.
Bir boomads advertorial içeriğidir.

5 Ağustos 2017 Cumartesi

1

Ne gelişini kucaklayabildim, ne gidişine ağıtlar

  Birilerine zaman tanıyacak kadar mükemmel olduğunu düşündün mü?
Şans verecek kadar yeğ olduğunu sandın mı ?
Öyleyse zamana ve şansa inanmayanlarla ilgili bir yazı okuyacaksın.

  Ben kimseye şans tanımadım zira bunun için önce benim birileri tarafından şans olarak görülmem gerekiyordu. Şans olarak gördüğümüz herhangi bir şey'in, yeniden olmasını ya da yenilenmesini istemeyecek kadar değerini biliriz(bilmeliyiz) çünkü. 

Biten bir şeydiyse bile, bittiğini anlarız ve o süreci kafamızda yaşar, gönlümüzde hisseder, bitmesine hayıflanmak yerine, yaşanılana şükrederiz. Tam zamanlı şans olmaz. 
Bir süre yahut daima & azalarak yahut daima şiddetli.
Böyle geride bırakmayı öğreniriz ve zaman aşımı budur., vedalaşır ve kendimizle barışırız.
Hadi gelin başlayıp, hımhızlı vedalaşalım.

  İnsanlığa inancımı biteli uzun zaman oluyor. Hatta bu inancımı daha çocukluktan sağlamca olduramamış bile olabilirim. Yaştaş'larım korku dolu öyküler dinleyip gerçek mi uzaylılar, filmdir o, diye çelişkilerle ürkerken, ben insanların korkunçluğuna kitabın sonuna bakıp hikayeyi öğrenmiş gibi çok erken aymıştım. WelcomeToWorld.. 10 yaşında bir çocuktum düşünsenize, insanlar hem kötüdür, hem iyidir diye düşündüğüm de.. Hala sabittir fikrim.

Yine de hep ''mış'' gibi yaptım. Umutluymuş gibi, inançlıymış gibi, sevgi her yeri sararmış gibi, barış mümkünmüş gibi. vs. vs.
Flu netleştiremediğim, belirsiz her olaya sırtımı dönsem de hep dibimde bitti.
Bu Tanrının beni sınama yöntemi, yaşamın bana sunduğu tekdüzelik, benim müşkül olgularım.
Bunları kabullendim ve bu kabullenişle yaşıyorum.
İnançsız ve belki de biat eden yanlarımla yaşıyorum.


  Fakat bunca karmaşanın, farkındalık  ve zorlamanın içinde bir tek aşka inancım bitmedi çünkü aşkın umutlu olmaya, inançlı olmaya, net olmaya ihtiyacı yoktu. Şansla ve zamanla olacak ve sağlam kalacak şey değil aşk. 
Engelsiz, yalın ve hisseden olmak yeterli. Vaatsiz ve beklentisiz çünkü aşk. Geçmişin takıntıları ve geleceğin merakına bulanmadan aşk şüphesiz yeşildir, öyle iç gıdıklayan, ılık ve yormayandır. Seni gelişmeye, üretmeye, inanmaya, umut etmeye iten her tüme varış muhakkak dolaylı da olsa aşktan geçer ve aşkla başlar. Zaten bütün ilkelliğimizle ne konumda, hangi vasıfta rütbede olursak olalım her zaman arayışımız ve yarım yanımız aşk'adır. Her şey aşk'ın varlığıyla dikiş tutar. Hepimize aşk'a küsmemek,  aşk'ı aramak ve bu arayışı daha çok sevip, keyifli kılmayı dilerim.


Bazen küsmen için çok zorlarlar. Güvenmemen, ışığını kaybetmen için uğraşırlar. Belki farkında da değiller.

Bazen o hissi yeniden, zorluklarla yakaladığında da yorgun yorgun aramaya devam edersin.
Bazen sadece ararken yorulmazsın, bulduğundan emin olmak için de yorarsın kendini.

   Denedim, ben de yordum, emin olmak için çok çabaladım. Yüreğinin kapısı bir kahvehane kapısıydı belki. Girmek ve çıkmak çok kolaydı. Girdim içeri dolaştım, dolandım, çıktım. Aşındırdım asfaltını. ''Buyur burada daha rahat edersin'' diyeceğin uygunca bir yer olur mu diye defalarca ziyaret ettim. Gönlümce ağırlanmadım.


  İlk buluşmada ellerimi ilk tuttuğun yerde son bulacaktı her şey. Böyle olmasını istedim ama çabalamadım. Yemek sipariş verdin. Yemeğini bitirdikten sonra konuşma niyetindeydim. Sana dokunmamak, seni öpmemek hepsi zordu ama daha zor olanı sana surat asmaktı.. Ki surat asmayı seven bir kadın bile olabilirimk, halbu. En çok seninle eğlenebilmeyi sevmiş olmalıyım. 


Olmuyor, dedim güçlükle dökülürken kelimeler
Durdun öylece ve  bizim kendimize ait kahvemiz var, peçetelerimiz, kibritlerimiz var, air hockeyimiz var air hockey, dedin. Oluyor işte hem de bal gibi oluyor, demenin örneklemeli haliydi bu fakat olmuyordu işte ve bunu, yani olduğunu içimizin derinlerinde saklayıp bellesekte kuruntular sızmıştı içimize gün be gün. Tek düşündüğüm ve tek isteğim ellerimi sımsıkı tutup ''oluyor, bak işte sana göstereyim'' demendi. Demedin. Demediğin gibi kalkmayı teklif ettin.. Kalktık, durağa gittik, otobüs geldi. Yüzüne baktım hala bir şey demeni bekleyecek kadar aptaldım, hatta gitme demeni bekleyecek kadar bile, aptaldım. Bindim, biner binmez uyuştu her yerim. Tekrar inmek sana sarılmak istedim, kızmak sana. Yapmadım. Çünkü gördüm ve anladım ki aramızdaki şey anlaşamamak ya da gurur değil, gizli şeylerin olmasıydı. 
Yüzme bilen denizden korkmaz, yüzme biliyorsun diye de deniz sana iyi davranmaz.
Aramızdaki tam da buydu.

Arkanızdan su dökeniniz var mı, tüküreniniz yok mu bunu bilememişseniz bu yazı hepimizin.

Biz birbirimize zaman tanımayı asla teklif etmedik, 
Kimsenin kimseyi şans gördüğü falan da yoktu.
Her nasıl bir şişeyle, ıslanacağımı bile bile  denize bırakılmış olursam olayım, 
Seni hep iyi anacağım.
Çünkü bütün kusur sandıklarınla,  şaşırtıcı derecede ve olağanüstü kusursuzdun.
Sen kocaman bir adasın evet ve öyle kalacaksın. 
Şükür.
                                                                                                    
                                                                                                                             Şimdilik Hoşçakalın  
                                                                                                                                       Mahinur

11 Haziran 2017 Pazar

0

BREAKİNG BAD - Walter White'ı sevmeyi beklemek













Breaking Bad izledin mi ?
Aaa izlemedin mi? 
Sen nasıl izlemezsin?
Al izledim. Hiç bir bok katmadı, sinirden başka.
Altmış iki bölüm boyunca küfrede küfrede sabredebilir misiniz ? Ben sabrettim Yo. 
Dizi yorgunuyum yeminle.
Sevmeyeceğimi bile bile kolumda serumlarla sabredip bitirdim.,
Sırf benim istediğim gibi bir son olduğunu görebileyim inadıyla sabrettim.

  İzleyenlerinin, koşulsuz bir biçimde Walter White fanatiği olduğu ve yine izleyenlerinin, izlemeyenleri adeta metamfetamin'le zehirlemek istedikleri dünyanın en korkunç izleyici kitlesine sahip dizisidir benim nazarımda. Dizi izlerken altta ki yorumları okumak asla adetim değildir ama bir şekilde kahretsin ki o lanet yorumlara gözüm takıldı, takılma sebebi de beni izlemeye zorlayan kişilerdi. Herkes mi aynı düşünür bir dizi hakkında ya, böyle bir şey olabilir mi ya
Diziyi birkaç sene evvel izleseydim bu kadar beğenildiğini bilmeden ve yorumları hiç görmeden belki sevebilirdim. Belki! İtiraf etmeliyim beni irite eden ''Diziyi izleyip Walter White'ı sevmek'' şartı.

  Breaking Bad'i yazmaya beşinci sezonun başında karar verdiğim için sezon sezon inceleyemeyeceğim. Kişiler, bazı dikkat çekici olaylar ve sahneler ve görüntü üzerinden yaklaşacağım. Elbette spoiler içerecek çünkü Breaking Bad izlemeyen son insan bendim.

 Pek değerliniz Walter White nam-ı diğer Heisenburg
    (Nam salmayı pek sevdiği için boş geçmeyim dedim) İlk bölümdeki Walter White ve son bölümdeki Heisenburg'un karakter gelişimindeki gibi bir örgüyü henüz hiçbir dizi film veya sinema filminde bu kadar derinlemesine izlemedim. Açık olmak gerekir ki; bile bu dizinin böyle sevilmesi için aslında yeterli. Walter'ın o karanlık dünyaya kimi zaman gönüllü, kimi zaman zorunlu olarak girmesi ama nasıl girerse girsin, karanlık tarafı hep çok ama çook sevmesi.. Bütün çıkmazlarda zekasıyla sentezlediği soğukkanlılığı ve aldığı kararlar-kusursuz planlar.. İzleyicinin haklı ve masum bilip bağrına bastığı W.W.'ın, ''ailem için'' niyetiyle araladığı uyuşturucu ticareti kapısından, en son meth pişirme tanklarını öpe-sarıla ölmesine kadar ki bu uçurum evreler arasında, seyirciyi de işin içine katıp adeta uyuşturup ''Walter White olsam'' hissinden bir an uzaklaştırmadan izlettirilmesine kadar.. Kendisiyle birlikte ağır ağır ailesini de bataklığa sürüklemesi, bunu hem kendini hem ailesini kandırarak yapması ve yolun sonu. Hepsi hepsi muhteşemdi.
/ Eveeet, sigara dahi kullanmayan çok sevgili Walter abimiz hastaydı,acilen para bulması gerekiyordu. Hepimizin, ölümene sahiplendiği o zekasını uyuşturucu üretmekte kullanması gerekiyordu! Karavanda bu işi yürütmeye başladığı zamanlar küçük çaplı bir sempati ve saygı duymuştum kendisine, yalan yok. Hatta bu yolda öldürdüğü ve asitte eritttiği o iki genç abimizi öldürmesini bile anlamıştım bir yerde ama bu anlayış benim için kısa süreli oldu. Bitmek bilmeyen egosu, hırsı ve bu işi, kendi yeni aksiyon dolu yaşamı için yaptığını ikinci sezonda malesef görüverdim. Benim talihsizliğim buydu. Tucoyla tanışması, onu beraber iş yapmaya ikna ettiği bölüm elbette hepimizde kimyaya, bilime karşı bir ilgi doğurttu. Tuco'yu öldürünce de hepimiz rahatladık, çünkü su testisi yine su yolunda kırılmıştı. Peki Walter'ında koşar adımlarla koca bir su testisine dönüşmesi ? Bunu es geçtik. Çünkü kahramanımız o bizim. 
Bölümler ilerledikçe Walter'ı sevmek için sebepler arıyordum ki Jane'in cinayeti girdi bu kez araya. Gerekliydi dediğinizi duyar gibiyim. Hiçbir şey ta en başından beri gerekli değildi. Artık bana göre işin tüm rengi değişmişti ve Walter için son ve kesin kanaatimi Jane'in ölümü ile birlikte netleştirdim. W.W. artık önünü alamadığımız bencil, soğukkanlı, kibirli, hastalıklı bir katile dönüşmeye başlamıştı. Bkz. Gustavo Fring'in ölümü ne kadar işinde usta ve tehlikeli bir katil olduğunun kanıtı. Küçücük bir Brock'u zehirlemesi zaten dozu ayarlanmış gibi bir mazeretin ardına sığınılamayacak kadar insanlık dışı. Mike'ı giderayak vurması. Bir tek Hank'i kurtarmak için çok çabaladı, eyvallah ama ya Jesse. Sevdiğini, sonuna kadar koruduğunu düşündüğümüz ortağı Jesse? Öldürtmek istemesi ?
  Adamın cinayetlerinin önünü alamamaya başlıyoruz ama hala fanatikleri mevzu bahis. Bir katilin fun'ı olunur, anlarım, bir uyuşturucu satıcısının fun'ı olunur onu da anlarım. Kötü adamları sevebiliriz ama birilerinin iyiliği için bunca kötülüğü yapanları? Benim tepkim de nefretim de buna. Dizi final yapmış, Walter ''kendim için yaptım'' demiş, Fun'lar hala ''ama ailesi için başladı'' şeklinde yorumluyor. afedersin akepelimisin? :)
 Adam sanki yaşıyormuş gibi, dizi karakteri değilmiş gibi sinirliyim hala yaa :) 
Bunlar sayesinde de sönmüyor nefretim.
  
    Artık beşinci sezonun sonuna doğru Jesse Pinkman ve Walter'ın çölde buluştuğu . Walter'ın Jesse'ye ''hadi git burdan, hayatını kur'' tabiri caizse ortalıkta çok dolanıyorsun dediği sahnede, Jessenin ağlayarak delirip ''Gitmeyi kabul etmezsem beni de öldüreceksin değil mi ?'' dediği sahneyi izliyoruz. W.W. Jesse'nin üzerine yürüyor, Jesse korkulu gözlerle öleceğinden emin sonra ki hamleyi bekliyor. Jesse ve sadece ben orada ne olacağını kestiremediğimiz için (ikimiz çünkü bizim dışımızda herkes Walter'a güveniyor) bile Walter'dan nefret ediyorum. 
  Yahut ''ailesini tek düşünen Skyler'', Gustavo cinayetinin olduğu gün, Hank ve Marie'nin evinde her şeyi bilerek susarken ve korkudan ölerek Walter'dan telefon beklerken adamın arayıp hiç bir şey olmamış gibi '' Her şey bitti. Ben kazandım'' demesi.. Herif sülaleden rahat. Zaten Walter'ın içindeki zehrini alelen açık ettiği bu sahne, Walter bencil değil, diyerek reddedenlerin bile gözüne gözüne sokmuştur. 
  Final bölümünde Skyler'a olan itirafıyla benim haklılığımı, ''ben demiştim'' seviyesinde arşa çıkardı.''Her şeyi kendim için yaptım'' YES BİTCH. 
GO and FUCK YOURSELF

Gelelim Jesse Pinkman'a yo!
Jesse uyuşturucu bağımlısı da olsa, keş diye güvenilmez olarak dışlansa da ben bu çocuğa hep güvendim. Jesse, Walter'a bakarak aydınlık taraf diyemem belki lakin ilk bölümlerden itibaren kabul edelim onun merhameti hepimizin sempatisini kazandı. Asla değişmedi. Olmadığı biri gibi davranmadı, olduğu gibi davranması da başına türlü belalar açtı. Duygusal çıkmazları çoğu izleyicisini sinirlendirse de ben özellikle o uyuşturucuya bağlı depresif halleri çok sevdim. Ailesiyle arasındaki kopukluk, onları çok özlemesi, kimseye direkt zarar vermek istememesi, çocuklar söz konusu olduğunda gözünü kararttığı, kimi zaman kendini siper ettiği o aşırı hassasiyeti, Jane'in ölümünden sonra ki bunalımları, dik başlılığı, özgürlüğünün elinden alındığında Brock için yeniden kaçmaya çabalamaması, çabuk dağılması, kolay toparlayamaması her şey, her şeyini seviyorum. Bir taraf seçilecekse Jesse diyeceğim..Yine yorumlardan okuduğum kadarıyla Jesse'nin, Walter'ı safdışı bırakıp Gustavoyla pişirmeye başlamasının üzerinde çok durulmuştu. Sanki Walter'ın Jesse'ye yaptıklarını bilmiyormuş gibi her şeye Walter'ın gözünden bakan o kitle varya o kitle. Jesse, Gustavoyla anlaşmasında zaten, ''Walter'ın başına bir şey gelirse anlaşma bozulur'' dedi. Demedi mi? Dedi. Walter N'aptı ? Ha ! N'aptı ?
Onca duygusal çalkantının içinde hep bir insani taraf. O kahrolasıca piyasa sana çok şey borçlu, teşekkürler JESSE PİNKMAN. Huzurlu bir hayatın vardır umarım.

Her Şeyi Bilmek Ancak Bu Kadar Ağırlık Yapar Kişisi, Skyler White Yine dizi yorumları diye gireceğim mevzuya fakat bu kısmen bir karşılaştırma, çemkirme yazısı oldu bile çoktan.''Siz hepiniz, ben tek'' cinsinden. Skyler'a edilen küfrün ben artık bir süre sonra seceresini tutamadım. Kadının çok görünmediği bölümlerde dahi kendisini anıp'' Skyler denen kaşar yoktu, ne güzel bölümdü'' yazmışlar hatta :) Herkes Skyler'ın Ted ile ilişkisine sarmış halde geçirdi resmen iki sezonu, yine benim aksime. Evet Skyler bunu yaptı, bu biraz yanlış bir seçenek AMA Skyler kocasından ayrılamayacağı için bir günah işlemek durumunda hissetti kendini. Bunun psikolojide kesin bir adı vardır. Bir günah işlerse eşit sayılacaklardı ve affedemese bile en azından evde kalmasına izin verebilecekti, bunu Junior Walter için yapacaktı. Siz elbette bunu tercih ederek görmediniz çünkü ailesi için uyuşturucu ticareti yapan, katil olan egoist bir adama tutuklu kaldınız ve namus namus diye atan kalpleriniz. Skyler'ın aldatmasını, kocasının can almasından, insan zehirlemesinden daha namussuz bir şey belledi. Şaşırmıyorum. 
   Yaptığı çıkarımlarla, iş hayatındaki başarıları ve prensipleriyle, Walter'ın onu kandıramamasıyla, duygusal dehlizlerden çıkması ve çıkamamasıyla kısacası zekasıyla dizideki favori karakterimdir. 
Bu da böle biline..

Dizinin kuşkusuz herkesçe sevilen ismi Soul Goodman Diziyi soğutan,ferahlatan karakterdir, net. Parayı sevmesi, dedektifler ve polislerle olan dialogları, Jesse'yi kontrol kabiliyeti, Walter'a olan sadakati, sıra dışı ara buluculuğuyla kendini göründüğünden daha çok merak ettirmiştir şüphesiz ki yeni diziye talep olmuştur. Seni Seviyoruz Soul Goodman.

Marie ve Hank Çifti
Marie'yi nedense tüm yaşanmışlıklara rağmen Skyler'dan daha mutsuz bir kadın olarak gördüm. Sebebi aşikar benim açımdan ama kanıtlarla gelmedim. Sevgili Hank Schrader kabul edelim ki Walter'a karşı çok delikanlı mücadele yürüttü.. Düştü ama asla yılmadı. Yine zekasını, kararlılığını, bakış açısını hep başarılı bulduğum istikrar dolu bir karakterdir ama şu Walter'ı iş üzerinde yakalayamadan öldün ya! Yattığın yer nur dolsun, Walter gün yüzü göremedi sevgili Hank Enişte, rahat uyu. Dünya yine kötü bir yer olmaya devam ediyor tabi Ha Walter'la Ha Walter'sız.

LYDİA ve GUSTAVO

Gustavo'nun o beyefendiliği, o kibarlığı takdire şayan. Hiç şüphe çekmeksizin uyuşturucu ticareti yapacak bir adamı o kadar gerçekmiş gibi oynadı ki o siyah insan teniyle. Hayran bırakan o soğukkanlılığı. Daha iyisi olamazdı, daha iyi de oynanmazdı.  Lydia'nın o gergin, tedirgin, takıntılı, hastalıklı uyuz hallerini de sevdim. İkisi de ne kadar kusursuz ve garanti iş yapmayı seviyorlardı değil mi? Tahmin ve isteklerim doğrultusunda, sonları da çok bulmak istediğim gibiydi.

SEVİLENLER

Filmin görsellerini, görsel gerçekliğini asla yabana atamam. 
Su götürmezdir bir gerçek ki her sezondan efsane sahneler çıkar. 
Mesela Gustavo'nun ölüm sahnesi benim favori görselimdir. Defalarca seyrettim ve seyretmeye devam edeceğim.. Atm ile adam öldürme, ilk sezonda küvette asitle insan eritme, karavanda benzinsiz kaldıkları bölümün tümü, Jesse'nin dayak yediği sahneler, kuzenlerin cinayetleri, Gustavo'nun soğukkanlı cinayetleri, Walter'ın kaçmak üzere eve geldiği, Skyler'ın paranın bir kısmını Ted Beneke'ye verdiğini öğrendiği o kısa delilik saçan sahne, bak o enfesti.. Aslında kısaca içinde aksiyon ve beyin olan her şeyini sevdim. Karakterlerin hepsini seviyorum. Ondan çokça bahsettim. Ve bir şeyi sevmek tümüyle sevmek olmuyormuş bazen, bu benim için ilktir. Burada keşfettim.
Sezon ve bölüm sayısı da abartmadandı ve final tadındaydı.
Aile bağları, ailenin ve huzurun her şeyden evvel oluşu finalde tümden gelim açısıyla beni doyurdu.
Parayı harcayamamaları. Haydan gelenin Huy'a bile gidememesi. FUCK THE MONEY


VEDA  Ay bir de kağnı gibi diziydi. Patladım. İzleyipte yarıda bırakmamak imkansızdı, zorla izledim, kimseye zorla izlettirmemeye and içtim. 4. ve 5. sezonlar daha akışkandı evet, kabul.
Zaten diziyi izleyenler ikiye ayrılıyor olabilir. İzleyip bırakanlar ve İzleyip W.White Fun'ı olanlar.
Ben sonuna kadar getirip Walter White Fun'ı olmadığım için endemik bir türüm yine kabul ediyorum.

Uyuşturucuyla ilgili sosyal içerikli mesaj vermeden örtüyorum.
Çok eleştirel oldu farkındayım. Tartışmak isteyen olursa seve seve.
Hoşçakalın.

MAHİNUR