27 Ekim 2015 Salı

2

Mahpeyker Kösem Sultan ve Hürrem Sultan Kitap Karşılaştırması

   Merhabalar :)
   Demet Altınyeleklioğlu ile ilk tanışmam Muhteşem Yüzyıl oynarken tarihi bilgimin yetersizliğini görmem ve internet araştırmalarıyla Osmanlı'da kadınların dünyası hususunda yetinemememle oldu. Yani ''Yeni bölümde, Hürrem'e ne eziyetler yapılacak, Şehzade Mustafa bu kez işin içinden sıyrılabilecek mi'' diye beklemeyi de seçmedim. Hatta kitabı okuyunca diziyi daha çok sevdim ve hiç kaçırmamaya başladım. Bunda dizi ekibi, oyuncuları ve elbette Tims Production'ın rolü de büyüktü. Kitabı hemen aldım. Hürrem Sultanı 6 günde okuyup bitirmiştim. Yazarın olayları sıralayışı ve betimlemesine bayılmıştım. Aktı gitti. Bazı sayfaları çift dikiş okuduğumu hatırlıyorum. Yazar özellikle Mustafa'nın katledildiği sahneyi, okura gözleriyle görüyormuş gibi yansıtmıştı. Ağladığımı hatırlıyorum. Sadece katliamı anlattığı sayfaları yakınlarıma okutmuştum. Hiçbir çekim bu anlatımdan büyüleyici olamazdı. Zaten dizide de olamadı. Özellikle padişahların ve sultanlarının yatak odalarını böyle şehvetle yazmasını da cesaretli bulmuş ve ayrıca takdir etmiştim. Kitapla, dizi arasında farklar elbette vardı. Ben hem diziyi hem kitabı çok sevdim. Kitap ve dizi bittikten uzun bir sonra, Kösem Sultanla ilgili bir film izledim.
   Demet Altınyeleklioğlu'nun da Kösem ile ilgili kitabı olduğunu bildiğimden, kitabı bir koşu aldım..
Dizi başlamadan da okumak istedim Hem konuları bilince diziyi izlerken afilli oluyor. Diğerleri haftaya heyecanla beklerken ben ''Hehe Kösem kız doğuracak yine'' falan deyip, insanları kendimden soğutmayı planlıyorum. Bakalım..

   Okumakta olduğum kitabı yarım bırakıp aldığım gün başladım Kara Kraliçe Kösem'e. Açıkçası daha sakin bir dönemi olan Hürremde yakaladığım heyecanı, Kösemde kitabın ilk yarısında hiç bulamadım, hatta neredeyse sıkıldım. Kitap zaten 800 sayfa, neredeyse 400 sayfaya kadar Kösem Sultan Ahmed'le tanışamadı. Köle edilişi, bir bey konağına yerleştirilişi, kraliçe olacağını müjdeleyen bir dilenci, saraya hediye edilişi, oradan da eski saraya Safiye Sultanın yanına sürülmesi, Safiye Sultanın, Nasyayı Kösem yapışı, hayalleri, umutları, saf yanı üzerinde bana göre fazla durulmuştu.. Sürekli birbirini zehirleyen kayın valideler gelinler ...Kronolojik sıralamada zorluk çekmiyoruz, Kayınvalideler, gelinler ,torunlar, bunu hiç zorlamadan aktarabiliyor Demet Altınyeleklioğlu.                Mahpeyker Kösem Sultan Devri zaten Sultan Ahmed'in genç yaşta ölmesiyle ve Kösem'in, Sultan Ahmed'in ilk eşi Mahrifuz'dan olma Genç Osman'ın tahta çıkmasıyla baş gösterecek ki düşünün, Genç Osman, tahta amcası Deli Mustafa'nın kısacık süren padişahlık hayatından azledilip, zindana kapattırmasıyla 640. sayfada çıktı. Üzerine dört padişah daha tahta çıkacak, kitap 800 sayfa..
   Dönem çok zor bir dönem evet, On sene tahtta kalan padişah neredeyse yok hatta kitabı daha şimdi kapatmama rağmen bir tane vezir yahut paşa ismi hatırlamıyorum. Kelle almaktan devlet işi görememişler. Sultan Ahmed ölmeden Ekber ve Erşed kanununu getirmesine rağmen en çok kardeş katli kesin Ahmed'in çocukları döneminde olmuştur. Halkın sürekli isyanı, askerin sürekli ocak devirmesi güzel geçişlerle, köprülerle anlatılmıştı.
   Yalnız yine ve ne yazık ki, Genç Osman'ın tahttan indirilişi ve öldürülüş sahnesi beni etkilemedi.Genç Osman'dan sonra yine zindandaki amca, Deli Mustafa oturtuldu tahta. Kısa sürdü.Kösemin oğlu Sultan Murad çıktı. Saralı Murat, Bağdat seferinde çıkmadan tahta ortak olmasınlar diye Deli kardeşi İbrahim dışındaki iki küçük kardeşi boğdurarak öldürttü. Ölümler çok olduğu için mi bu kadar pasif tuttu kalemi bilmiyorum ama daha da akılda kalıcı olabilirdi.
   O kadar ölüm var ki, amca Kuşçu Deli Mustafa ve  yeğen İncili İbrahim delirerek kardeşlerinin kendilerini öldürmeyeceğini umarak hayatta kaldılar ve padişah olabildiler. Yine de ecelleriyle ölemediler. Mahpeyker tahttaki oğlu Deli İbrahim'in ölümüne, gidişat kötü olduğundan göz yumdu ve hatta ortak oldu. Bu kez savaşını torunları üzerinden sürdürdü. Dört yaşındaki torunu Süleyman'ı tahta çıkartmaya çalışırken, zaten tahtta olan torunu Padişah Mehmed'in annesi Valide Turhan Sultan tarafından dairesinde büyük bir suikastla boğdurularak katledildi.

  Tarihi erkeklerden bile iyi yönlendiren, kitaba ismini veren Kösemin ölümü bile gayet dümdüz anlatılmıştı. Yine söylüyorum, kitap fazla tarihi bilgi veriyor, fazla padişah devriliyor bunu roman halinde yazmak zor bittabi ama Hürrem Sultandaki heyecan yok. Tamam kitap Kösem Sultanın üzerine yazılmış, taht kavgalarını n'apcan denebilir ama en azından iki şehzadesi aynı anda ölen bir Sultanın acısı bir sayfada geçilmemeliydi ya da ölümü son sayfada iki paragraf olmamalıydı. Bence son iki yüz sayfadan bile iki cilt sekiz yüz sayfa kitap çıkardı.
   Yine de okuyun, bunca fazla olaya rağmen büyük titizlikle olaylar birbirine bağlanmış, kişiler dönemler ayrılmıştı. İşin bu en zor yanını, kolaya evirmekte böyle usta bir kalemden çıkardı.

   İlk dört yüz sayfanın bana tek karı, Nurbanu Sultanın gelini Safiye Sultan'ı merak ettirmek oldu. Bir sonraki Demet Altınyeleklioğlu kitabım da Altın Cariye Safiye Sultan olacak.
  Bir endişem diziyi nasıl sansürlerle, reyting kaygılarıyla çekecekler ? Muhteşem Yüzyıl bile oturaklı bir devirken, padişahı çok güçlüyken bunca uyarıyla uğraştı, Kösem çekimleri zor geçecek. Dizi ekibine şimdiden kolaylıklar diliyorum.

Sevgiler
Kitapla kalın

9 Ekim 2015 Cuma

0

Burası yoklar, Yoksullar ülkesi. (Gel hele gel gel )

Bu ülkede tarafın olmak zorunda.
Ya Şehitleri savunacaksın, paylaşımların öyle olacak
Ya da PKK'yi savunuyorsun.
Bu ülkede tarafın olmak zorunda.
Aksi taktirde teröristsin, komünistsin. Kimse ölmesin diyemezsin, öyle bir seçenek yok.
Barış diye bir şey yok.
Zaten Kürt diye de bir şey yok.
Nereden çıkarıyorsunuz bunları caağnım. Kürtler Yahudilerin Türk topraklarına bıraktığı döller.
Gelip bizim dağa taşa boşalmış bu Yahudiler. ,Hitler'i seviyoruz, geleceği gördüğü için.
Yahudileri daha çok, daha iyi öldürseydi diye diye.
Kaosu seviyoruz.

Burası yoklar, yoksullar ülkesi.
Beyni yoklar, kalbi yoksullar.
Vicdanı yoklar, inancı yoksullar ülkesi.

İşte ben sırf bu sebepten. Almanya'da Yahudi ve Roman, Rakka'da ateist,
Arakan'da müslüman, Ortadoğu'da feminist, Baltimore'da zenci,
Türkiye'de Kürt. Kürdistan'da Hüdaparlıyım.

Herkes Hazirandan bu yana tüm derdini, sıkıntısını unutmuş,
benim hangi partili olduğumu çözme peşine düşmüş.Pek fazla
siyasi paylaşım yapmıyorum ama oturup beğenilerimi takip ediyorlar(mış).
Hergün bana HDP'li misin diyen insanlar var ama her gün, aynı insan !
Sorgudayım ve olmadığım bir şeyi kabullenmeye başlıyorum.
Bütün şok, inkar, öfke dönemini atlattım, kabullenme evresindeyim. 
Belki artık Sempatizan! E azimle sıçan duvarı delermiş. Tebrik ediyorum.

Geçenler de dağda işkenceye maruz kalan EkinVan'ın resmini 
büyük üzüntüyle Facebook'ta paylaştım, otomatikman HDP'li oldum 
ve birkaç gün evvel Şırnak'ta HacıBirlik'e yapılan işkencenin fotoğrafını da 
paylaşınca nihayet PKK'li ilan edildim. Yalnız iki fotoğrafla örgüte katılmaya 
hak kazandırdılar .Güvercinlikten, şahinliğe...Fena değil ha !

Beni kendi saplantılı, yargılanamaz taraflarından saymayan bu insanların 
hepsinin ahiret inancı var, Allah'a inanıyorlar. Öteki Dünya'ya imanları var.
Bir insan ölünce hesap defteri açılır ya hani, 28 kurşun sıkmak, yetmeden işkence etmek,
yetmeden aşağılamak, alkışlamak, Allah'a şirk koşmak değil midir ? Allah sizi affeder mi ?
Hani ''ölünün arkasında konuşulmaz'' vaazlarınız.
Ölen Kürt olunca dininizde mi değişiyor ?

Sosyal medyada yayınlanan PKK'lilere işkence fotoğraflarını paylaşıp,
sevinçle ağzından salyalar çıkartarak küfür eden, haz alan bir kitle var. 
Ben olsam daha beterini yapardım, hepsini gebertsinler, taş üstünde taş kalmasın.
Alkışlıyorlar, insanlar ölüyor, seviniyorlar. İzliyorum, DURUN desem,
Teröristim olacağım, diyemiyorum. Ölen insanlara sevinme desem, 
onlar insan değil diyorlar. Herkes yine her şeyi, en iyisini biliyor.

Adam ölmüş lan. Boyut atlamış. Kalmamış örgütü, partisi. 
Bu kadar kesin hüküm vermeyin, böyle kini hiç kimseye tutmayın. 
Size zarar yemin ediyorum. En haklı olsanız da ya onlar haklıysa deyin,
Bu kadar peşin hüküm vermeyin. Takım tutar gibi parti tutmayın.
Önce İnsan demek ne kadar zor ? Devletler her zaman doğru şeyi yapmaz.
Devlet terörü diye de bir terim vardır ve biz bu terimin hakkını veriyoruz.

Bak, vatan nasıl bölünür biliyor musun? Yapılan zulmü görmezden gelirsen,
vicdanını insan ayrımı yaparak kurutursan, nefretini çocuklar öldüğünde bile 
bastırmazsan bölünür. Sokağa çıkma yasağında ölen yaşlı adama evinde otursaydı 
dersen bölünür. Sekiz yaşındaki Elif'e Zaten silah taşıtıyolarmuş dersen bölünür.
Ülkedeki azınlıkları anlamaya çalıştığınızda vatana ihanet etmezsiniz,
Bir kiliseye ziyaret ettiğinizde dinden çıkmadığınız gibi.

Perdeleri kaldırın bir yerde vicdanınız hala vardır.
80'lerden bu yana öldüre öldüre çözülmeyen bir sorunu, yeniden öldürerek 
çözmeye çalışıyorsunuz. Kimse Barış demiyor, Kimse bi'durun, 
bunlar ne halt istiyor demiyor, bunca insan yine niye ölüyor demiyor ? 
Herkes düzenin nasıl yürüdüğünü bilmediği o toprakları sadece suçluyor, 
insanını lanetliyor. Biz burada şehit haberi gelse diye elini
avuşturarak siyaset yapan sözde milliyetçi bir partiden medet umuyoruz.
Türkeş hala olsaydı, Kürt kalmazdı diyoruz. Ölümü izlemeyi iyi biliyoruz.
Açın ufkunuzu, Önce İnsan !

Orada büyüyen çocuklar öldüğünde, çocuklarınızın yanında
''İnletsinler, zaten büyüyünce terörist olacak'' diyorsunuz.
Çocuklar..Tek suçu Doğuda doğmak olan çocuklar. Daha küçücükler.  
Oynamasaydı, Ne işi vardı diyorsunuz.
Sekiz yaşında, on yaşında, on dört yaşında ... Habersizler.
İşte dünyayı, bu kadar ucuz ölümlerden toprağa verdiği evlatları uğruna kadınlar
değiştirecek. Her kadın kolaylıkla empati yapabilir. Her şey değişebilir. Barış kazanabilir.
.
İnsanca yaşayalım hep beraber, boyun eğmeden,kimse ezilmesin diyeceğim
.Bunu okurken kimse dememi de sadece kürtlere bağlayacak ve hemen
''Ne ezilmesi lan, elektiriği beleş kullanıyorlar '' diyecek tipler var.
Onların da derdini anlıyorum. Canım hepimizin çaresi Sınırsız-Sınıfsız Toplum :)
Elektrik orada herkese beleş, su beleş, yol beleş, eğitim beleş, sağlık falan da beleş. 
Ayrım yok. Herkes insan gibi yaşıyor işin özeti. Kavgasız.

Bilmiyorum, hala ne görüşe sahip olduğumu araştıracak mısınız  ? 
Hangi siteyi beğendiğimi takip etmenizle bu yazıyı okumanız arasında bir uçurum var,
bakın bunu biliyorum. Okumak zor ama değişime bir yerden başlayın. 
Size Bilal'e anlatır gibi anlattım. Komünizm, sistem, oligarşi, siyonizm, küresel sermaye,
proletarya, globalizm, diktatörlük gibi terimler kullanmamaya çalıştım. 
Dümdük, yalın. Bir siyasi dergiye yazar gibi yazsam olmayacaktı, 
Her şeye rağmen yine olmadı biliyorum. Umut işte, belki bir kişi. Değer !

Paylaşmadıkça acıyı, hüznü, cenazeyi insan kalmayacağız. 
''Barış'' deyin, ''İnsanca yaşamak'' deyin kazanırız.
Barış kiminle gelecekse artık ona muhtacız. Barışa ihtiyacımız var.
Yoksa bizler gelen iktidar kim olursa olsun, onunla kapışacağız.
Tüm haksızlıklara karşı çıkacağız. Her zaman ezilenlerin yanında olacağız.
Bugün desteklediğimi savunduğunuz Hdp iktidar olsa, onlara da karşı çıkacağım.
Olayım bu sistemi tanıyorum. Güce tapmıyorum.  

Yine söylüyorum, ben kimsenin ölmesini istemiyorum, 
Şehitlere daha fazla üzülüyorum.
Ama tüm cenaze haberleriyle de kahroluyorum. 
Bu yüzden vicdanım çoğu zaman rahat. 
Peki siz sürekli küfür, beddua ederken rahat mı ?
Yaftalamadan düşünün, artık yalvarıyorum.


 BARIŞ'a, KARDEŞLİĞE...
YAŞASIN HALKLARIN KARDEŞLİĞİ.



17 Eylül 2015 Perşembe

0

Lavantaya Sarılı Anılar

 
İnstagram:SerkanAkyol
Bizim Selimiye, egenin en güzel köyüdür. Ağrılarıma rağmen uçakla değil otobüsle yolculuk etmek istedim, aheste aheste. Belki de yaşamımın sondan bir önceki yolculuğu olacaktı. Zaten hep yorgun hissettiğimden yol kötü gelmedi. Sevdim bile, keşke daha fazla deneyebilseydim. Şimdilerde hep bir eksik yaşamışlık hissi zaten, bir türlü geçmiyor. Ağır çam kokusu var ve bunu size anlatamam, bu kokuya kavuşmayı, ansızın ciğerleri doldurduğu o hissi kimse anlatamaz. Bu koku yedi-sekiz yaşlarında durmadan koşan beni hayal ettiriyor. Öyle tabanlarım yanana dek koşardım ki, durabildiğimde çam kokusunu da boğazımda hissederdim. Köy meydanına girdim, tanıdık hiçbir yüz görmüyorum. Çiğ balık kokusu midemi bulandırıyor, yine de gidip balıklara tek tek sarılıp öpmek istiyorum ''Hoş buldum'' . Yollara büyük, beyaz doğal taşlar döşenmiş. Enerji doluyorsun, huzur. Kimlerin ne umutla geldiğini,neleri bırakıp gittiğini düşündüm eve varana dek. Bir dolu senaryo çizdim işte. Bunu İstanbulda da yapardım. Kendime gelişi güzel bir daire seçip, sadece perdeyi baz alarak içinde neler yaşandığını tahmin etmeye çalışırdım. Doğup büyüdüğüm evin önündeydim. Odunluktaki fırından duman çıkıyor dışarı mis gibi peynirli gözleme kokusu yayılıyordu. Yanında kesin ayran vardır. Ablam ve annem yalnız yaşıyorlar. Ablam geleceğimi biliyor, anneme sabah söylemiş. Odunluğa girmeden eve girdim. Eşyalarımı bırakırken, etrafı kolaçan ettim. Değişmiş. Evin duvarları beyaz; kapılar, camlar ve demirler cam göbeği boyanmış. Nasıl insanın içini açıyor, anlatamam. Ağır sabun kokusu, her şeyi unutturur cinsten. Sabun kokusu kötü anıları temizliyor. Elimi yüzümü yıkıyorum, havluyu (annem peşkir der) yüzüme götürüyorum, donakalıyorum öylece. Az önce unuttuğum her şey belleğime bir bir geri yükleniyor. Babam, bitmeyen öfkesi, çocukluğum, genç kızlığım, kavgalar. İyi ki öldü, ben de yakında öleceğim, belki bana da iyi ki derler ama o hakikaten iyi ki öldü.


  Babamın beni 19 yaşında zorla evlendirmeye çalışmasıyla terk etmiştim Selimiyeyi. Annemle de aram hiçbir zaman çok iyi olamadı. Babam mı alıştırdı onu bu duruma bilmiyorum ama ben ve ablamla da sürekli didişirdi. Ablam hiç evlenmedi. Kaçar kaçmaz önce İzmir'e teyzemin yanına gittim, oradan da kaçmaların en çekici adresi İstanbul'da aldım soluğu. Ayak basar basmaz büyülendim, başkaydı İstanbul. Belli ki beni çok hırpalayacak ama müthiş bir zevkte verecekti. Teyzemin oğlunun çalıştığı sendikada hemen işe başladım . Sendikanın misafirhanesinde kaldım bir süre. Sonra bir evim oldu. Annem gibi lavanta ve siklamenleri sevdim. İlk eşyam da bir dolu saksı çiçeği oldu. İstanbul'da çok güzel bir hayatım oldu, şükür. Sendikada çalışırken Hukuk Fakültesini kazandım. Okulum bitince bir sürü dernek ve sendikanın avukatlığını yaptım. Derken Leventle tanıştık. Doktordu. Kanserle Mücadele Vakfında bir toplantı sırasında tanıştık. Özel bir adamdı. Benim gibi vakıftı, sendikaydı çırpınıp duruyordu. Sevmişti beni. Öyle süslü bir hikayemiz yoktu. Dümdüz bir adamdı. Ben de sevdim o saf, temiz, çocuksu, insan yanlarını. Kısa zamanda sade bir törenle evlendik. Canına yoldaş, yoluna eş oldum. Tanıdıkça daha çok bağlandık. Beş sene hayat arkadaşım oldu, erken terketti dünyayı. Elini yüreğime koyarak hep  ''Erken yaşta ölmek değil, senin bu serçe gibi çırpınan yüreğini yine bir başına bırakmak korkutuyor beni, küçük'' derdi beni göğsüne bastırıp. Şimdi eşimin boğuşarak öldüğü hastalık, beni teslim almıştı. Başlarda karşı koymak istememiştim evet, beni de organellerime kadar yiyip bitirsin demiştim ama şimdilerde göçüp gitme isteğim yok. Levent kadar güçlü değildim, o sonsuz uykusuna dalarken sanki daha öncede ölmüşcesine, hiç zorlanmamıştı. Her şeyi bilirdi o. Ben yine tüm şikayetçi halimle, Tanrıya da  ''Bu nasıl can almak? Az daha afilli bir Azrail gönderemedin değil mi ?'' diye söylenip duracaktım. İyi ki bunayarak ölmeyeceğim.

 Odunluğa girdiğimde annem alabildiğine sarkıttığı yüzü ve ışıl ışıl gülen gözleriyle beni süzdü. Kalkamadı, ablam koştu geldi. Sarıldık, ağlaştık. Elimden tuttu, annemin yanına varana kadar adımlarımı saydım. Gözlerimizi bir an olsun birbirinden ayırmadık. Dizlerimin üzerine çöktüm. Yüzümü ellerinin arasına aldı. Memnun değildi halimden, kaşlarını o kadar çattı ki gözleri görünmedi. Küçücük demek istercesine '' Bu ne tabak gibi yüz, deli kız'' dedi. Sarıldık, ağladım, o ağlamadı, ağlamazdı. Belki bir başına. Zaten yüzüme bakıp bakıp ağlayacak birileri olsa, buraya gelemezdim. Gücümü annemden almıştım. Başımı dizine dayadım. Kaldık öylece. Sonra bir kaç saat deliksiz uyumuşum. Levent'in ölümünden beri böyle huzurlu uyumadığımı hatırladım. Yataktan odayı izledim. Halılar haricinde her şey neredeyse aynıydı. Beatles posterlerim duruyordu. Taraklarım, bez bebeklerim, işlemeli aynam. Kalkıp her birine dokundum. Gizli gizli sigara içtiğim pencerenin önünde geçmişime daldım. Hafif rüzgar tenimi okşadı. Aptal aptal gülümsüyordum. Ablam geldi, yemeğe çağırdı. Uzun holden, mutfağa ağır ağır süzüldüm. Yemeğimizi yedik, çayımızı içtik. Gece boyunca annem çocukluğumuzdan bahsetti. Mahallenin tüm erkeklerini dövmemden, ablama etek giydirmememden, keçi inadımdan. Gece en karanlık halini büründüğünde sıra hastalığımı konuşmaya gelmişti, sessizlik bu durumun apaçık yolcusuydu. Annem yattı. Ablamı daha fazla bekletmedim.

 -Sanki uzun yıllardır hastaymışım gibi, bekliyormuşum gibi garip bir şekilde karşıladım, kabul ettim, hemen alıştım kansere. Doktorlar Kemoterapinin ve ozon tedavisinin yanında, ilaçla bin türlü yeni çıkan yol denediler. Denettirdim. Hastane odasında geçti hep günlerim. Acılarımla ve ağrılarımla o kadar kafa buldum ki, bir kaç dergiye konu bile oldum, ardından röportajlar verdim. Öyle tutuldu ki, bir dergi de aylık yazmaya başladım. Ölümle atıştım, kanserle kucaklaştım. Ağrıları vücudumda gezen bir hayvana benzetiyordum. Sanki derimi kaldırarak her noktada geziyorlardı. Anne karnında tekme atan bir çift ayak gibi, o huysuz hayvanı gözümle görüyordum. Sürekli halsizdim ama ağrılarımın olmadığı günler kuş gibi hafiftim. En korktuğum iş, saçlarımın dökülmesiydi. O günü bekledim, dökülmedi. Gittim kazıttım. Dergideki konumum tavan yaparken bunu yerimi korumak için yaptığımı iddia edenler oldu. Ben sadece bulunduğum kabın şeklini almayı seviyordum. Kanser isem saç dökülmeliydi abiciğim, gittim kestim. Yakışmış değil mi Nönücüğüm? Beni dibe çekmeye çalışan öfkeli hastalığa tahtı teslim etmeliydim, gücümü bastırıyorlardı, dalga geçme olayım neredeyse aza inmişti. Savaştığım hastalığım durmayı, gerilemeyi bırak, iyiden iyiye ilerliyordu.  Hastalığa daha bitik, dramatik yaklaşmaya başladım. İyileşemiyordum, kötüye gidiyordu işte. Günlerce oturup Levente mektuplar yazıyordum, süreci anlatıyordum. Belki aynı şeyden de ölsek, bol da olsa günahlarımız, ayrı yerlere götüreceklerdi bizi. Belki gerçekten öteki dünya vardı ve bunca mektuba gerek kalmayacaktı. Öldükten sonra da aşık olmaya devam ettim Levent'e. 
Buraya gelmeye niyetlendikten sonra arkadaşlarım benim için kocamaan bir sofra hazırladılar. Veda sofrası. Gittim. Bembeyaz bir elbise giydim. Yüzümü solgun hatırlamamaları için boya sürdüm. Hasır sandalyeye oturdum. Benim için seçtikleri yere değil alelade bir yere, göz önünde olmak istemedim. Hediyeler almışlar bana, ne gerek vardı ki ? Kullanacak yerim olmayacaktı, saklayacak zamanım da. Güzel insanlar biriktirmiştim, çok güzel. Üzerimde anlamsız bir ilgi vardı, rahatsız edici türden. Gözümün içine bakarlarken ''Ah güzelim, zavallı kadıncağız'' der gibiydiler. Yine de mükemmel zaman geçirdik. Sonra yardım ettiler de oradaki tüm eşyalarımı ihtiyaç sahiplerine dağıttım. Ev senin olacak abla. Onu sat ve çok güzel zaman geçir. Geriye sadece anılar kalıyor, iyi anılar ve ben sırf bu yüzden, bana öleceğim için iyi davranmanızı istemiyorum, gerekirse kavga edelim, günlerimi saf huzurla ya da saf huzursuzlukla doldurmak istiyorum. Gözlerim tamamen kapandığımda mutlu öleceğim. Leventle sözleştik zaten. Beni bekliyor olacak. Bu gece beraber uyuyalım mı, ne dersin ?

  Yastığa kafamı koyduğumda, Nönü hala mutfakta bir şeyler yapıyordu. Etamin işi vardı yastığın yüzünde, üzerinde elimi gezdirdim, mor mor lavantalar işlenmişti. Hatırlayamadım. Hem yastık lavanta ve naftalin kokuyordu. Takıntılı bu kadın, diye içimden geçirdim. Bu güne dek kendime de itiraf edemedim ama annemin kızıydım.  Ufak pencereden yıldızları seçtim, yastığıma serpiştirdim. Şimdi ölmek isteyip istemediğimi bilmiyorum. İçimde korku, telaş, istek yok. Günümü dolduruyorum. Her şey istediğim gibi seyrediyor. Mektuplara devam. Annem günün çoğunda uyuyor, uyanık olduğunda bizle didişmeye devaam ediyor. Ablam arada şifalı otlar falan kaynatıyor, işe yarıyor gibi yapıyorum.Üzülmesin. Zaten ağrılara da bağışıklık kazandım. Tanrının bana ilk torpili. Belki güzeldir ölmekte, ölememek kötü.

Söz vermiştim, evet. Elime ilaç torbalarını almadan öleceğim demiştim.
Levent, seni ne olursa olsun arayıp bulacağım, demiştim.
Salttı yaşamım, öyle de bitiyordu.
Teşekkürler.

2 Eylül 2015 Çarşamba

2

YEMİŞİM 25 YAŞ SENDROMUNU

Böyle 25 yaş sendromu, krizi falan diye şeyler duyuyorum. ONEDIO'da testler falan çözüyorum. Bu ne saçma şey, ben kendi kendime hallederim o işi deyip yazmaya koyuldum. Muhtemelen bir işe de yarıyor bu sendrom, gibi geldi bana. Böyle sanki bunca zamanın kattığı artılar ve eksileri topluyormuşuz gibi. Eksikleri bulmaya çalışıyormuşuz gibi. Sendrom deyince ''25ime geldim bir şirkete CIO olmayı bırak, müdür bile olamadım. Bugün üç-beş dönüm toprağım dahi yok, hala bir yerlerde kredi borçlarına falan da girmedim,aaaaaa o da mı evlenmiş, Aman Tanrım resmen çeyrek asır'' gibi yakınmalar kabul görülür ama ben sendromumsu bir şeyler yazacağım.Ve bu fikirle birlikte de seneye 1Eylül'e kendime hayali bir mektup yazmayı planlıyorum. Nerede ve neler yapıyorum, neler değişti, neler hala kalıcı diye ? Zevkli olursa size de önereceğim . Şimdi bizi bu sendroma sürükleyen en birinci neden olan İş ve kariyere uzaktantan bir Hii diyeceğiz.

İŞ VE KARİYER: Okul bittikten sonra bir süre işsizlikle boğuşup daha sonra kendini aslında yapmak istemediğin bir işin içinde bulmak başlı başına bir bunalım, ve direnseniz de gelip masaya kuruluyor. Aslında neyi istediğimi tam olarak biliyorum fakat şartları yerine getiremiyorum. Hala yılmadım. Kendi işimi yapmayı, şarapla uğraşmayı istiyorum. Tank temizleyip tıpa da takarım mühim değil. Bu kategori için kendinize güvenin, acele etmeyin, ümitsiz olmayın, gözünüzü dört açın diyorlar da yeter artık iyi şeylerin zamanı geldi ha ? (Bak bu soru bunalıma girildiğinin işareti olabilir.) Ben bir başağım, işimi severek yaptığımda kariyer kısmı, elbet daha hızlı gelişecektir. Garantili ;)

AİLE VE ARKADAŞLAR: Ailem konusunda her zaman şükrettim. Benim birey olduğumu kabul etmemeyi bırakın, liseden beri beni, bu çirkin dünyaya karşı hep dik durayım diye büyük bir titizlikle yetiştirdiler. Birey olarak yetiştirdiler. Fikirlerimi önemsediler. Annem, babam hep güvendiler. Bir yanlış bile yapsam akşam eve geldiğimde anneme anlatırdım, hala öyle. Babam dersen dürüstlük konusunda hassastır. Nerede ve nasıl olduğumu bilmem dahilinde her düşüncemi, planımı onaylar. Bende bu güzel insanları hiç üzmemeye hep özen gösteririm. Bir tane de erkek kardeşim var ki ''Lanet olsun bu kadar mükemmel olmak zorunda değilsin, bazen hata yap, bak pişman olacan demedi deme '' diyerek beni farklı işleyişlerle, eyleme dökmeye zorlar. Çok mutlu olduğum, iyi ki evlatları olduğumu düşündüğüm anne babam ve sevgisinden buraları komple yakacağım bir erkek kardeşim var. Çok şükür. Arkadaş seçme konusuna da gelirsek, çok arkadaşlığım bitti. Hiç biri sırtından vurulmak tabirine denkte düşmedi, şanslıyım. Bunda taktiğim de şudur, insanlarla arama bana yanlış yapamayacakları mesafeleri hep koyarım. Maddi ya da manevi, bir şekilde yaparım bunu. Kolay güvenmem. Güvenen olmaktansa güvenilen olmayı seviyorum. Bir durum varsa da ulu orta yaşarım zaten, herkese her şeyini anlatamayacak kadar da ketum biriyimdir. Sayılı dostlarım vardır. Hepsi de iyi ki varlar.

ERKEKLER: Ayy konu yine buralara nasıl geldi bilmiyorum ama bir çeyrek asırlık kadın ömrüm de bir kaç sağlam öküz gördüm. Bu konuya her zaman pozitif yaklaşmaya çalıştımsa da yok anacım, insan olanına rastlayamıyoruz. Bunun bunalımını şu an yaşıyor muyum? Hayır. Ama belli ki orta yaşa yaklaşan her kadın gibi benimde kaçınılmaz sonum. Aceleci davranıp, bir öküzü seçiverip kızlarla muhabbet arasında ''en kibar öküz hangisi, en paralı öküz seninki miydi, en pis öküz de şuncağıza denk gelmiş'' falan deyip yine de ''aman köşe de dursun da nasıl olsa hepsi öküz, bu da benim öküzüm'' dialoglarına dahil olacağım, şükürler falan edeceğim. ''How I Met Your Mother'' izlerken, şu şurda dursun diye aldığım derse göre de bu işler zorlamaya falan da gelmiyor canımcıım. Öyle akışına bırakıyorsun, bir boşvermişlikle değil tabi zamanı ve kişiyi kollayarak elbette. Sonra oluyor, yani olmalı... Bu vakte kadar mükemmel adamlarla birlikte olup, dillere destan aşklar yaşadım diyemeyeceğim ama ilişki biter bitmez bana bıraktıkları her zaman muhteşem olmuştur. Ders almayı hep sevmişimdir. Öyle erkeklerin arkasında depresyonlara giren bir tipte değilim, malumunuz. Hala inanıyorum, benim çok seveceğim diyemiyorum, mükemmel anlaşacağım bir erkek var ve bu aralar sanki onunla zaten tanısmışım gibi bir his var şuramda. Hayırlısı denecek tek madde de bu. Bunlar zaten çok detaylı yaratıklar muhabbet hiç bitmez de bende iş yok. Keseceğim burada.


İşin aslı şu ki, bunca zamanda olabildiğim en önemli şey İnsan Olmaktır.
Kimsenin bilerek isteyerek kalbini kırmadım. Kimseyi aldatmadım.
Kendim oldum, taklit etmedim. Kıskanmadım.
Arkamdan küfür edildiğini falan da sanmıyorum.
Her zaman tanıyıp tanımadan herkese yardımcı oldum.
Aza tamah ettim. Küçük şeylerle mutlu oldum.
Tabi her zaman en iyisini istedim.İnsanız yaahhğni.
Koşulsuz herkese selam verdim, sokak hayvanlarına da.
Kimseyi ''şu şurda dursun, lazım olur'' diye hayatımda tutmadım.
Hala gerçekleştirmeyi bekleyen bir kaç planım var.
Genel anlamda yaşamayı sevdim,Umarım böyle devam eder.
İyisiyle kötüsüyle çok şey gördüm. 
Bunun için herkese çok teşekkürler.
Şu an olduğum kadın, küçük bir kızken hayal ettiğim kadın.
Hatta biraz daha üst modeli :) 
25 yaşıma selam ederim. Güzel karşılasın beni :)

                                                                                                          İYİKİ DOĞDUM  

                                                                                                                      Ƹ̵̡Ӝ̵̨̄Ʒ Ƹ̵̡Ӝ̵̨̄Ʒ




                                                                                       



19 Ağustos 2015 Çarşamba

0

Güzel şeyler geldiğinde kucaklayın !

  ''Filmlerdeki gibi '' tabirini hepimiz biliriz. Bu kez anlatacağım şey hem bu tabire uygun, hem bana. Nasıl mı ? Karma yani, hint filmi ve fransız filmini karmışsın gibi düşün. Düşünemedin değil mi ? Şöyle yardımcı olayım.
 
   Aldım Mervemi, gittim her zamanki kahveciye. Yok öyle bir depresyon, yok öyle bir bunalım. Freud gelse onca kuramları bozar, baştan yazar, öyle bir bozuk ruh hali. Konuşurken ağlamak, ağlarken kusmak, kusarken uyumak falan istiyorum, böyle. Ne anlattığımı hiç bilmiyorum, Merve beni dinliyor ama gözlerinin içinde ''Bir Allah Belanı Versin, Kes Sesini'' hali. Saç bildiğin temizliğe girişecek ev kızı topuzu, tırnaklar kemirilmiş, ojeler dişlenmiş, sivilceler barikatın tepesinde isyan bayrağını çekmiş '' en büyük direnişçi kim olacak'' diyip patlayıp yatıyorlar. Bildiğin yeşil eşofman, turuncu t-shirt çıktım, ayağımda kelebekli sandalet, şükür ki pandifle gitmiyorum. Bir de sadece cüzdan. Tip bu ! Garibim Merve en yakın arkadaşının sıkıntısını çözecek ama o ana nefret etmeyi bırak, doğduğu güne lanet okumaya başladı muhtemelen.

  İki elimin ortasına sığacak büyüklükte çikolatalı bir donut aldım. Çikolata kesin iyi eder.  Bir de büyük boy kahve. Tam teşekküllü bir şeker komasına girmeye hazırım. Allahım yok böyle yemek. Yerken konuşuyorum, yutmaya çalışırken bile konuşuyorum. Nefesi neremden aldığım bittabi soru işaretleri doğuruyor. Başladım ağlamaya ama nasıl, susturulamıyorum. İşletme müdürü Mervenin arkadaşı, Yareppim  sular geliyor, kolonyalar gidiyor falan. Yok, hiçbir şey işe yaramıyor. Elim, ayağım her yer çikolata. Küfürler savuruyorum, bütün erkekler canavar.  Sonra elimi, yüzümü yıkamaya lavaboya sürüklendim. Azıcık sakinledim. Ben böyle herkesten özür dilemeler falan, o da ayrı bir rezillik, masaya yöneldik, Masada bir şey oturuyor ama adamda ne depresyon kalır ne anormal bir psikoloji. Adam iyiyi kötü eder, kötüyü iyi. Işidli olsa cihada katılırım, Parti kursa alayına ayar çekerim. Ne dersee evet derim:) Peygamber bilirim yaa. O hayatını yaşasın, ben çalışır ona bakarım.  Ben böyle bir boy, böyle bir vücut, Allahım o kaslar, diye iç geçirirken gözümü diktim tabi, çocuğu kesmiyorum, bildiğin liğme liğme ettim. El bir saça gitti, o son derece yağlı haliyle bir savruldu, düzeltmeye çalışıyorum. Ağzımı yüzümü siliyorum, göz kapaklarım kesinlikle kapanmıyor. Islak elimi kurutmaya niyetli t-shirt'üme sürüyorum. El, pençe, divan haldeyim de benim o tip kırk sekiz saatte düzelmez. Of çok çirkinim. Çocuğun tek kaş havaya kalktı, ''ne bakıyon'' dercesine kafasını falan sallıyor. Allah'ım bir kaş ancak bu kadar nizamlı, bir baş anca böyle büstü dikilesi olamaz. Gel de çıkma depresyondan ama. Tipimi düşünmek beni kesin tekrar iki kat depresyona sokacak, kesiiiiiin. Hiç aldırmamak en iyisi.

 Merve '' Pardon, burası bizim masamızdı'' dedi. Hımhızlı bir dönüş yapıp, yengeç gibi yan yan kayarken ''Merve'' dedim. ''Beyefendi otursun, biz başka bir masa buluruz, hem bir hava alayım'' dedim. Merve söylendi de söylendi tabi, kafeyi talan ettikse de onu dışarıdan görebileceğim boş bir masa kalmamıştı. Merveyi üst katta bırakıp aşağı indim. Çocuğun yanına kuruldum. İki avucumun arasından kesinlikle ayırmak istemeyeceğim mükemmel kafasını yine sallamaya başladı. Bir kıçlık yer bulup ''Burda oturcaz, başka masa yok'' dedim. Bende ki asabiyeti farketmiş olmalı ki '' Arkadaşım gelecek ama rahatsız olmazsanız oturun madem '' dedi. Ben önümüzdeki yedibinaltmışbeş saniye kim bu arkadaş? fikrinden bütün meselelerimi unuttum. Yanına oturmam iyi olmuştu bu paspal halimi görmüyordu ama kötü de olmuştu, ona doyasıya bakamıyorum. Telefonuyla uğraşıyordu, Merve de gelip kuruldu, sinir harbinden hemen önündeki su dokuya odaklandı. Birden silkelendim, depresyonun bana verdiği yetkiye dayanarak her hareketi yapabilirdim. Hem n'olurdu ki ? Eğer hareketlerim saçma ve hafif gelirseydi bile bir daha nerede görecektim. Kayıtsız kalamazdım. İki senelik ilişkimi yine sonsuz bir güven kırıklığıyla bitirmiş olsam, erkeklerden nefret ediyor olsam da, bu dünya harikasına kayıtsız kalırsam bi'kere Allah affetmez beni zaten :) Heykel gibi hey maşallaah.

  Birkaç dakika moron gibi hiçbir şey yapmadan oturdum. Nasıl da senkronize nefes alıyordu canına yandığım. Silkelendim. İlk hamle, profilini görebilmek için hemen Foursquare'de yer bildirimi yaptım, O da yapmıştı. Tek başına resmi vardı, hatunla resim yok, bu iyiye işaret. Ekledim, o resimle şu an ki halimi ayırt etmesi olanaksızdı, Zavallıcık kabul etti. Çok bir arkadaşı da yoktu, ellerimi ovuşturdum güzeeel. Buradan başlamak istemedim, sohbete girmeliydim. Bir boşluk arıyordum,telefonu bırakıp cüzdanını açtı. Ve yeees, gol olur hemşireee,  hah ha ahahaha ! Gittiğim spor salonunun giriş kartını gördüm. Hemen atıldım. Bu arada Merve benimle arkadaşlığını bitirmek üzere, gözlerde bir *sabır loading :)

 '' Aaa, Gordion'a mı gidiyorsunuz'' dedim. Gülümseyerek kafasını salladı ''Sizde mi '' dedi. ''Ben de '' dedim sırıtarak. Of ne çirkin görünüyordum kim bilir ? ''Sizi anımsıyorum sanki, biraz kötü görünüyorsunuz, iyi misiniz '' dedi.'' Ben seni anımsamıyorum, görseydim unutmazdım nitekim'' diye potun tillahını koydum masaya, bir yandan da sizler sen oluverdi. Merve gözlerini belertti ama ses etmedi. Benim Yarı Tanrı güldü, yanaklar diyorum, dişler aziziiim, off . Gülmekte değil o resmen fetih, bir gün batımı. Ben dirseğimi masaya, yanağımıda avcuma dayayıp gözlerine gömüle gömüle adamın kaslarına bir milyon iltifat ettikten ve iltifatlarım karşılık bulduktan sonra arkadaşı geldi, bizi selamladı. ''Gidelim, bizi bekliyorlar'' deyiverdi. Bundan sonra ebedi savaş halinde olacağım erkek arkadaşıyla bu vesileyle tanışmış oldum. Vedalaştık. ''Sporda görüşürüz, küçük hanım, Yarın gelirseniz de spor sonu yemek yeriz uygunsa, ha zaten Foursquare'dan kabul ettim, yazarım'' dedi. Allahım nasıl bir utanmak. Bende ki cin olmadan adam çarpmaya kalkışmak. Kafamı bir tavuk kafası gibi yalnızca öne hareket ettirebildim. Amaan bilsin be, istiyorum işte. Ahh Selvi Boylum. Nasıl da karizmatik yürüyordu. Merve etimi falan çimdirmeye başladı ama devreler yandı, hissetmiyordum. ''Napıyosun kızım aklını mı kaçırdın''lar.'' Sende kaçır,'' dedim. İnanılmaz mutluydum. Hem bir kere aklım yirmi beş senedir ilk defa başımdaydı, ilk defa ansızın güzel şeyler olacağını biliyordum, inandım. Anlatılamaz bir tarifti. O bunalımdayken bile onu benim yapacaktım, hemen anladım. Kendime geldim.

  Merveyle koştura koştura spor malzemeleri satan bir mağazaya girdik. Ortalığı talan edip birkaç parça dar ve seksi şeyler seçmeye çalıştık. Ardından kuafördü, bakımdı, hamamdı. Merveciim de rahatladı, malum kızı fitil ettiydim. Ertesi güne hazırdım. Çok cool bir havayla salona gittim, hiç terlemeden spor yaptım. Buluştuk ve hayatımın en şaşaalı aynı zamanda en mütevazi gününü yaşadım. Adam romantik, adam yakışıklı, adam ince, adam olmuş. Ben yanında o kadar odun ve hantalım ki, yine de sevdi beni . İlk günden sevgili olduk hatta biz o kafede bile sevgili olmuştuk, size söylemiştim. Şimdilik her şey güzel gidiyor. Bu garip. Hem korkmamayı da öğreniyorum. Kaybetmekten, sevmekten, çok beğenilen bir erkekle beraber olmaktan. Gönülden dileyemiyorum, söyleyemiyorum da ama hep sevsin istiyorum. Havamdan da geçilmez. İstediklerimizin ağzımızdan dökülmesinden korkuyoruz. Dökülünce üzüleceğiz çünkü, nazar ya da sınanma. Adı her neyse. Korkmadan bir yaşam da yok, sürekli korkarak ta yok.. O yüzden kıralım tabularımızı. An'ı yaşayınca devamı geliyor gibi. Net bilgi değil tabi ama, hep gönlünüzce sevin. Bazen öyle adamlar geliyor ki paylaşınca bitmiyor, çoğalıyor.


                                                                                                Bazen güzel şeyler oluyor lan, valla.


                                                                                                                     AŞKLA.
https://www.youtube.com/watch?v=ZGz3obTw8Ao

6 Ağustos 2015 Perşembe

2

Madam Ketka (eğreti anne)

 
 Oturdum, avuçlayıp durdum toprağınızı ve ilk kez size ait bir şey, yaseminler kokmuyordu.
Sararmış mermer havanın sıcağına rağmen soğuktu . Anneyken bile değilmişsiniz gibi hani, size yakışır bir malzeme.. Garip bir şey olmalıydı içinde olduğunuz o dar mekan Madam Ketka. Sahi bunca pisliğinizi örtbas etmiş miydi toprak ? Ben böyle dışarı irinler taşar, toprağınıza böcekler, çiyanlar girip çıkar, köpekler eşeler hatta işerler diye hayallemiştim. Üzerinizde yeşeren bir bitki yoktu, yabani ottu hepsi. Bu rahatlattı içimi zira siz yeşil olan hiçbir şey bırakmazdınız Madam. Sizi her şey kabul eder de bir ben, bir toprak kabul edemez sanırdım. Hapsolduğunuz bu yere gelerek, galiba sizi toprak gibi ben de kabullendim. Doğurduktan sonra ölen oğlunuzun üzerine gömülmek istemişsiniz  . Sahi ardınızda bıraktığınız çocuğunuzda yeterince hasar bırakmadığınızı mı düşündünüz? Gider ayak diriler bitti deyip, biraz ölülere mi musallat olmaya kalktınız? Hep çirkindiniz, hala çirkin. Mezarınız bile çirkin, taşına yazılan isminiz de.

   Babamı boşadığınızdan beri, kendisini hala görmedim.. Teyzemin kocasının ayartıp, onu kendinize koca edişiniz, bu esnada onca erkeğin altına yatışınız .. Rahminizden fırlatıp attığınızdan beri benim için hep utançsınız.  Emanet kocanızın beni kadın etmesine  nasıl da kılınız bile kıpırdamadı, hatta mutlu oldunuz. Günler böyle geçti, her gece, her sabah ! Sizinle hiç konuşmadık Madam Ketka. Size babamdan sonra zaten Anne demedim. Beni yönettiniz, sattınız, delirttiniz. Beni siz delirttiniz. Her gece o pislikten dayak yemenize hiç karışmadım, hatta dayak yemenize ön ayak bile oldum kimi zaman. Sizden hep nefret ettim. Penceremden, sizin içip içip sokaklarda rezil oluşunuzu seyrettim. Kocanız bile toplamıyordu sizi o meyhanelerdeki sarhoşların kucaklarından. Zaman oldu, beni  kocanızla bırakıp gittiniz, terkettiniz. Beni değil o iblis suratlı herifi terkettiniz, beni çoktan terketmiştiniz.. Siz gittikten sonra bana elini sürmedi. Evine başka bir kadın getirdiğini de duymuşsunuzdur. Bunların üzerine çırpınıp afilli olmayan bir hayat kurdum. Hiç merak etmediğinizi biliyorum. Zira ara sıra korkunç tipli adamlar takıldı sayenizde peşime. Bir şekilde hep bulunduğuma bakılırsa haberdardınız benden. Beni sizin borçlarınız yüzünden bir sebepten sömürmeye çalışan adamlar. Sömürdüler de. Yine de mecburen beni dinleyeceksiniz. Tutundum, sizin aksinize bir insan olmak istedim. olamadım, En az sizin kadar umursamaz, kalbi donmuş, duygusuzum. Tek farkımız ben kimseye kötülük yapmadım. Gerçi kimsenin etrafımda olmasına imkan da vermedim. Aile olmakmış, çocuk yapmakmış zaten hiç düşünemedim. Siz cinsiyetimi aldığınız gibi insanlığı da elimden aldınız .Hayatım boyunca yaptığım en iyi şey, bisiklete binmek ve kitap okumak. Bir de kedim var. Zaman zaman onu terk ediyorum, aç-susuz bırakıyorum. Yine de gitmiyor. İnsanları sevmiyorum. Yaşamıyorum, zamanı dolduruyorum. Çalışmadığım zamanlarda ya içiyorum, ya uykudayım. Uyuyunca hızlı geçiyor zaman, aşağıda geçiyor mu ? Şimdi yanı başınızdayım, umarım bir cehennem vardır ve bol miktarda cezalandırılıyorsunuzdur.

    Benim sizi bildiğim zamandan öncesinde, yaşamınızla ilgili anlatılanları düşünüyorum,, Evin en küçüğü olup, el bebek, gül bebek büyümenize ve bir  sürü adam tarafından çok sevilmenize, ilk aşkınızla evlenmenize rağmen beni doğurduktan sonra hayat dolu hallerinize ne olduğunu hiç anlayamadım. Büyük annemin, teyzeme '' Hamileyken ne iyiydi bu kız, bu çocuğu doğurdu annelikle ilgisi yok. Hani sezaryenden, alışır, psikolojik dediniz, beş koca sene geçti , bir ana evladını nasıl benimsemez. Bu kızın hali hal değil. Bir şey yapın '' deyişi hep kulaklarımda. Bu kırk yıllık zorunlu yaşantıma işleyen en büyük ayrıntıdır. Keşke kısır olsaydınız, keşke karnınızda hiç bulunmasaydım, keşke doğurmadan vazgeçseydiniz benden, keşke doğurunca boyunbağınızla hemencecik orada  öldürüverseydiniz beni ya da kendinizi öldürseydiniz. Ölseydiniz keşke. Rahminizden fırlatıp attığınızdan beri benim için hep utançsınız. Dünyaya getirdiğiniz bu döküntüden sorumlusunuz Madam Ketka. Çocukken gülecek olduğumda önce gözünüzün içine bakmamdan sorumlusunuz. Çocukların arasına karışıp oyun oynayamadığımdan ve düştüğümde yaralarımı sarmanız için yanınıza hiç gelmeyişimden sorumlusunuz. Düştüğümde anne diye ağlamadığımdan hatta hiç ağlamamış olmamdan da. Sahi nasıl nefret ettiniz benden? Tecavüz mahsülü değilim değil mi ? Babamın beni hiç aramamasına bakılırsa neden olmasın diyorum ? 

    Hiç dünyayla savaşan bir kadın olmadım. Ne dünyaya tahammülüm var ne uğraşacak iştahım. Kendi hayatımın da bana bir zorluğu olmadı aslında, pek ilişmedi.. Ben hep sizin zorluklarınızı üstlendim, siz vardınız, bu fazlaydı bile. Buraya bunları konuşmaya gelmedim. Aslında kötü şeyler mazide de kalmadı. Sizin yaşadığınız , bana yaşattığınız her şey benim hayatımda hala var. Ama sizi affediyorum. Toprağın altında o memnuniyetsiz yüzünüzü görüyorum ve yine de sizi affediyorum. Bebekliğimi, çocukluğumu, gençliğimi yaşamamış ve sizden sonramı belki yaşayamayacak olsam da sizi affediyorum. Seçemediğim hayatımı hiçbir zaman  hale,yola koyamayacağımı düşünsem de sizi affediyorum. Her gün her şeyi unutmak için yalvarıyorum. 

Şimdi benim yerime üzerine çöktüğünüz oğlunuza sarılın.
İlk kez Anne gibi. 


15 Temmuz 2015 Çarşamba

2

Gökyüzümü Süsleyen Adam 🐦 🐦

 
@serkanakyol
Gülüşünü nakış nakış o kadar işlemişim ki aklıma, ya her zayıf anımda içime serçe sürüsü dolduran sesine ne demeli, hep kulağımda. Kurtulmak zorunda olduğum bu dipten kuşkusuz beni yukarı çekecek tek şeydi her zaman soğuk olan elleri. Valizime onca yılın yorgunluğunu, umutsuzluğunu, yiten giden her şeyi, göğe bakıp ona yolladığım her bir selamı özenle yerleştirdim. Oldum olası ardımda kimseyi, hiçbir şeyi bırakmadığım gibi iyiyi de kötüyü de yanıma aldım. Yatağa oturup ''çok büyük bir marifet gibi yıllardır sakladığımız hislerimiz aynı kaldı mı?'' diye düşündüm. En azından benimkiler.Yine boynumu göğsünde uzak tutmaya çabaladığı soğuk kollarıyla saracaktı kim bilir. Sahi hiç duymadım, kalbinin sesini. ''Kalbim yok miniğim'' derdi her defasında.  Saramayışları, belli ki yokluğun gerçeği beni ürkütmesin diyeydi.

    Atmayan bir kalp hikayesi doğruysa şayet bu durum sonunda bizi aynı kişi yapardı. Artık benim için de düşecek bir dip ya da yükselecek hiçbir merdiven yoktu. Kesişmişti yollarımız ve bu bana her şeyi göze alma cesaretini çoktan müjdelemişti. Uzun zaman önce, defalarca beni yanından, yöresinden ittiği o asfaltsız yolda ilk defa  yan yana, yalın ayak yürüyecektik.Yaşadığım bitmek bilmeyen sancılı dönemler bana beklentiye girmemeyi ve hissizliği ağır ağır yüklemişti. Her zaman olduğumuzdan daha yakın olmalıydık artık. Bana yıllarca öğretemediği, inatlaştığım doğrularını birkaç gece de fazlasıyla tecrübe ettim.

     Yola çıkmadan haber vermek istedim. Sesini duymayalı da çok olmuştu. Hem oldukça kararlı durduğu hayatında bir şeyler de değişmiş olabilirdi. Telefon kulübesine girdim. Numarayı çevirdim, Tesadüf kendisi çıktı. ''Geliyorum ''dedim. ''Bekliyorum'' deyişindeki o iç gıdıklayıcı tek kelime bana anti-depresan olmuştu. Yol  uyudum, uyandım çabuk geçti. Aksi olmalıydı ya. Fakat tüm yorgunluğu gözlerimde ve ayaklarımda toplandı.

     Küçük şirin bir oteli vardı. ''Akşama anca gelir'' deyip beni odama yerleştirdiler. Lavanta koymuş yatağıma. Papatya değil, La Van Ta. Bir de not buldum, ''Affet, Ay'ım, ışığım, balıktayım, sen şimdi duş al, dinlen. Bunca zaman  dayandık. akşama ne kaldı değil mi ama Dilberim, Öpüldün '' . Her zaman küstahtı, Beni karşılamayacak kadar küstah. Notu yazarken ki ifadelerini gözümde canlandırdım ,sesli güldüm. Kağıt göğsümde, hareketsiz uyumuşum. Güneş batmıştı, gözümün tekini açtım, sırtı bana dönük, balkona doğru öylece bakıyordu. İzledim, nefesini duydum, kirpiklerini kavuşturma sesini duydum. Kalp sesi yine yok. Sigarasının dumanı esintiyle beraber bana geliyordu. Parmak uçlarımla sırtına dokundum.Döndü, defalarca koklaya koklaya, yüzüne süre süre ellerimi öptü. Adeta şefkat bekliyordu. Çoğu beyazlayan saçlarının hafif hafif alnına döküldüğü yüzünü ellerimin arasına aldım. Kavradı boynumu, birbirimizin nefesini çaldık, içimizde biriktirdik. Yaktık mumlarımızı, fenerlerimizi. Zaman durabilirdi artık.

   Neydi bizi o  balkona çivileyen, geceyi bir bir sessizliğe boğan ? Hem ne vardı zaten konuşacak şimdi, susmak mıydı en iyisi ?  Sahiden bitmiş miydi içimizdekiler ? Yani  dokunduğumda alev alan tenim yaşadığıma kanıt sayılmaz mıydı ? Ama zaten ikimizde bütün hayallerimizi gerçekleştirmişken bitmek, gitmek, susmak ne gerekti canım ? Şimdi ayrı hayatlarımızın sefasını sürmek vaktiyken.

     Masa hazırdı zaten, büyük bir rakıyı odaya girer girmez açtı. Anason kokusu, hiç sevmezdi
üstelik. İşte ilk değişiklik. O gün her zamankinden cömert fakat bana bakışlarında cömertlikten eser yok, yine çekingen, yine kaçak. Gözünün içine bakıp, bi'şey söyle diye bakıp umut besleyecek o kadın da yok üstelik. Büyük bir değişiklikte burdan.

     -Ben yine  onca sene konuşmaya doyamadım, diye dalıyorum konuya. Onca yılın birikmişliğinin, konuşulmadan eski ki gibi üstünü örter diye düşünmeme rağmen onun''Hoşgeldin''ine kalkıyor kadehlerimiz. Değiyor gözü gönlüme. Akıyor titreyen sesi içime.
-Anlat, diyor o hiçbir tasvirin yakışmayacağı, cenneti fısıldayan elçi sesiyle.
Nasıl Fransa ? Fransayı sormadığını ikimizde biliyoruz. O yine tedbirli tabi, konuya bildiğim
yerden, direkt bir tavırla giriyorum. Onun bana hayran kaldığını söylediği tavır. Hatırlıyor mudur ?

    -Gömdüm onu. Geçen sene, yüksek dozda uyuşturucudan öldü. Çok acı çekti. beraber çektik. En zoru da kızımın, Pera'nın babasının gün be gün eridiğini ve boşalan sinirlerini izlemek zorunda olmasıydı. Annesinin aksine daha sessiz,içine kapanık bir kız çocuğu. Velhasıl bıraktıramadım uyuşturucuyu. Kliniğe yatırdım ve kendime bir boşanma avukatı tuttum. Çok denedik,çook. Bu hastalık değil çünkü, kendiyle birlikte bizi de uçuruma götürmeye niyetliydi. Uyuştucu almadan da, karşımda ki  artık kötü bir adamdı. Kendim için değil kızım için korktum. Ben bunca dertle uğraşırken annemin ağırlaştığı haberini aldım. Perayı da alıp annemin yanına koştum. İşin garibi neydi biliyor musun ? Ben sevdiklerimi unutmuşum, özlemeyi unutmuşum. Annemle ilgili daha bir yol katedemeden Fransa'dan bir telefon. Ölü bulunmuştu. Perayı götürüp götürmemekle ilgili karar veremezken, kızım benden güçlü çıktı, tekrar ikimiz Fransaya yola çıktık. Küçücük sıkıntılara öyle göğüs gerdi ki, bu yaşında onu böyle sorunlarla uğraştırdığım için kendime çok öfkeleniyorum. Gittik, defnettik. Ben Perayı değil, günlerce Pera beni teskin etti. Bir haftayı atlatıverdik. Pera dayısını çok sever, bir grupla beraber 15 günlük kampa çıktılar. Annemin durumu da her geçen gün iyiye gidiyor, şükür. Geçen sefer gelişimde gözlerimin dahi içine bakamamıştı, sürekli uyutuyorlardı. Şuan bize de, doktorlara da bir mucizeyi yaşatıyor.  Bizimkiler kampa yola çıkınca hemen bilgisayar başına oturdum. Bilet baktım. Annemin iyiyken ilk yolculuğumu sana yapayım dedim, tesadüfen sabahına bileti buldum. Ve yanındayım işte. Kaskatı, hiçbir asitin çözemeyeceği şekilde katı. Çok uğraştım çocuk yapmamaya biliyorsun ama Peranın içimde olduğunu bildiğimden beri ... Ondan başka herşey anlamsız, tarifsiz. Tek zayıf yanım, tek çözünürlüğüm o. Bi'tanısan.
Hani bana anlattığın, Bir kızın olursalarının arkasına uydurduğun tüm varsayımların var ya, hepsi gerçek. Yine yanılmadın. Hakikaten benim kızım. İşte bööyle . Anlatırken ne çabuk geçti değil mi ? Yaşarken hiç bitmiyor oysa. Bitsin istiyorsun, en azından bazıları bitsin. Olmuyor. Üstüne zebellah gibi daha fazlası çöküyor. Ahhh, benim o bana bir şey olmaz havalarım, kimse üzemez laflarım. İnsanı sadece kendisi üzmüyormuş, etrafında seni üzmeyi görev edinmiş milyonlarca şey var, bu bazen bir insan, bazen televizyon, bazen bir ülke yada bir böcek.  İşte şimdi piştim ve sana geldim. Yine de eksiksin dersen ağzına bi'tane patlatmaya niyetliyim. ''

   Aşağıdaki pansiyondan çalan şarkı ''Hasretinle yandı gönlüm,yandı yandı söndü gönlüm, evvel yükseklerden uçtu, düze indi şimdi gönlüm '' buydu. Bu kısımda sesi yükselttiler. Her yan yana oluşumuzda bir şarkı seçerdik kendimize. Göz göze geldik. Patlattık kahkaları, aktı meylerimiz boğazdan yüreğe.  Elimi sımsıkı tuttu. ''Sefalar getirdin'' dedi. ''Senin gibi kadın da düze inerse Bu gezegeni örtüp gidelim'' 

   O yine aynı kişiydi, başka biri olan benim. Eskiden olduğu gibi savaşmayacaktım bu kez, hem ''bak sevdiğin insanlar var, onlar için...'' diyeceğim kimsesi de kalmamıştı zaten. O güzel anneciği ve babacığı derin uykudaydılar artık. Hiç sormadım, o da anlatmadı. ''Şimdi'' dedi,

   Gözümün içine öyle bakma. Üzülmedim sana, kılım bile kıpırdamadı Minik. Kalpsizim la ben. Keyfini süremedin şu yaşamın, sürmeyi istemedin. Dik kafalıydın. Bunu istesen ve düşseydin göz ucuyla bir döner bakardım. Katı falan değilsin, çiğsin, bi'bok olamamışsın. Yine bok var gibi filizleneceksin. Büyümeyeceğim diye inatlaşırdın ya benimle Aptal , ha işte yine inatlaşacaksın. Büyüyemezsin ki sen. Evrene aykırı :D Benimle ilgili de ilk kez sen tedbirlisin, bir şey sormuyorsun. Ben iyiyim. Çizdiğim yoldayım . Sen Fransaya gitmeden burayı gösterip alacağım ve otel yapacağım, demiştim. Bak beni tanıdığından nasıl da gelip buldun. Balığımı tutup geliyorum, oohh, akşam gelip bir kaç arkadaş demleniyoruz. Güzel oluyor la, bakma öyle. Eski güzel kadınlarımıza içiyoruz, her seferinde aynı muhabbetler anlayacağın. Eskimeyen biri var diyorum ben, hala da güzelsin hani. İçerim daha uzun zaman senin için. Her akşam birileri göt olana kadar, ağzımızın suyu, salyası akana kadar içiyoruz. Bizi de diri tutan bu. Halüsinasyon görüyorum, gelip yatağıma sen yatırıyorsun beni. Annem değil, annem öldüğünden beri, sen. Ölüleri hep daha çok sevdim ama artık barışık değilim. Çok terkedildim ama bu defa başka. Bu fazla. Sen ört üstümü bu kez sahiden, olur mu ? Yine öyle bakıyorsun, bakma.

    Bu yüzyılda imkansız nedir Hemşire? Kavuşamamak nedir ? En fenası sevişirsin, bedenler kavuşur. Biz sınırlarla yaşamımızı çevirdik ve hiç aşmadık. Çizgimizi bildik. Bir tek dudaklar kavuştu, oda üzerimizdeki ölü toprağı silkelemeye yetmedi. Solucan etkisi bile yaratamadık. Görev gibi, o benim saçlarımı örerdi, ben onun üstünü örterdim. Aynı yatakta uzanırdık, hep aynı rüyayı görürdük. Her seferinde el ele dolaştırdık, sadece gidilen yerler farklıydı. Hangimiz yataktan kalktıysa diğeri uykuda sanıldı. Hiç gerçekten uyumadık. Uykularımı, yatağımı , gök yüzümü süsleyen adam. Ben bu adamı çözemeden ölecektim. Ölü mü, diri mi ? Önemli değildi ama çabam size netlik olsun diye.
 
  Biz tuttuğumuz tüm dilekleri gerçekleştirdik. Galiba birbirimizi hiç dilemedik. Hatırlamıyorum. Her yanına gelişimde mutlu hissediyorum, ayrılırken de  bir daha görmek istemediğimi sanıyorum. Sonra zaman geliyor, özlüyorum, atıveriyorum kendimi yamacına. Yine susuyoruz, en iyi yaptığımız iş. Şimdi başımın üzerinde,  kazanılacak en büyük zaferi de erkenden kazanmışım, başka hiçbir işe yaramayacakmışım, erken emekli edilmişim gibi bir his dolaşıyor. Ne yapacağım ? Sarhoş olamıyorum. Büyümemiştim evet, geçmeyecek bir derdim de yoktu sadece kalbimi hissetmiyordum.

''Ben yine en güvendiğim derme çatma limandayım. Sendeyim.'' diyorum. 
 ''İstediğin kadar kal'' diyor. İlk kez diyor ama kalamam, biliyor. Döküntüyüz.  Artık uğrayacak liman yok. Denizler kafi, kara kötü, acımasız. Limanlar geçici. Kalıcı olmaya niyetli olduğumdan değil. ''Anlaştığımız üzere bak kim önce ölürse diğerine günlüklerini verecek, ben ölürsem, günlüğümü Pera getirecek '' 

                             Yarımız yine.Yine beklentiler yanlış çıktı.
      Biz bir tek kendimizi tüketiyoruz. Başkalarına tahammülümüz yok.

                                                    İnançla Kalın ..