2 Eylül 2015 Çarşamba

2

YEMİŞİM 25 YAŞ SENDROMUNU

Böyle 25 yaş sendromu, krizi falan diye şeyler duyuyorum. ONEDIO'da testler falan çözüyorum. Bu ne saçma şey, ben kendi kendime hallederim o işi deyip yazmaya koyuldum. Muhtemelen bir işe de yarıyor bu sendrom, gibi geldi bana. Böyle sanki bunca zamanın kattığı artılar ve eksileri topluyormuşuz gibi. Eksikleri bulmaya çalışıyormuşuz gibi. Sendrom deyince ''25ime geldim bir şirkete CIO olmayı bırak, müdür bile olamadım. Bugün üç-beş dönüm toprağım dahi yok, hala bir yerlerde kredi borçlarına falan da girmedim,aaaaaa o da mı evlenmiş, Aman Tanrım resmen çeyrek asır'' gibi yakınmalar kabul görülür ama ben sendromumsu bir şeyler yazacağım.Ve bu fikirle birlikte de seneye 1Eylül'e kendime hayali bir mektup yazmayı planlıyorum. Nerede ve neler yapıyorum, neler değişti, neler hala kalıcı diye ? Zevkli olursa size de önereceğim . Şimdi bizi bu sendroma sürükleyen en birinci neden olan İş ve kariyere uzaktantan bir Hii diyeceğiz.

İŞ VE KARİYER: Okul bittikten sonra bir süre işsizlikle boğuşup daha sonra kendini aslında yapmak istemediğin bir işin içinde bulmak başlı başına bir bunalım, ve direnseniz de gelip masaya kuruluyor. Aslında neyi istediğimi tam olarak biliyorum fakat şartları yerine getiremiyorum. Hala yılmadım. Kendi işimi yapmayı, şarapla uğraşmayı istiyorum. Tank temizleyip tıpa da takarım mühim değil. Bu kategori için kendinize güvenin, acele etmeyin, ümitsiz olmayın, gözünüzü dört açın diyorlar da yeter artık iyi şeylerin zamanı geldi ha ? (Bak bu soru bunalıma girildiğinin işareti olabilir.) Ben bir başağım, işimi severek yaptığımda kariyer kısmı, elbet daha hızlı gelişecektir. Garantili ;)

AİLE VE ARKADAŞLAR: Ailem konusunda her zaman şükrettim. Benim birey olduğumu kabul etmemeyi bırakın, liseden beri beni, bu çirkin dünyaya karşı hep dik durayım diye büyük bir titizlikle yetiştirdiler. Birey olarak yetiştirdiler. Fikirlerimi önemsediler. Annem, babam hep güvendiler. Bir yanlış bile yapsam akşam eve geldiğimde anneme anlatırdım, hala öyle. Babam dersen dürüstlük konusunda hassastır. Nerede ve nasıl olduğumu bilmem dahilinde her düşüncemi, planımı onaylar. Bende bu güzel insanları hiç üzmemeye hep özen gösteririm. Bir tane de erkek kardeşim var ki ''Lanet olsun bu kadar mükemmel olmak zorunda değilsin, bazen hata yap, bak pişman olacan demedi deme '' diyerek beni farklı işleyişlerle, eyleme dökmeye zorlar. Çok mutlu olduğum, iyi ki evlatları olduğumu düşündüğüm anne babam ve sevgisinden buraları komple yakacağım bir erkek kardeşim var. Çok şükür. Arkadaş seçme konusuna da gelirsek, çok arkadaşlığım bitti. Hiç biri sırtından vurulmak tabirine denkte düşmedi, şanslıyım. Bunda taktiğim de şudur, insanlarla arama bana yanlış yapamayacakları mesafeleri hep koyarım. Maddi ya da manevi, bir şekilde yaparım bunu. Kolay güvenmem. Güvenen olmaktansa güvenilen olmayı seviyorum. Bir durum varsa da ulu orta yaşarım zaten, herkese her şeyini anlatamayacak kadar da ketum biriyimdir. Sayılı dostlarım vardır. Hepsi de iyi ki varlar.

ERKEKLER: Ayy konu yine buralara nasıl geldi bilmiyorum ama bir çeyrek asırlık kadın ömrüm de bir kaç sağlam öküz gördüm. Bu konuya her zaman pozitif yaklaşmaya çalıştımsa da yok anacım, insan olanına rastlayamıyoruz. Bunun bunalımını şu an yaşıyor muyum? Hayır. Ama belli ki orta yaşa yaklaşan her kadın gibi benimde kaçınılmaz sonum. Aceleci davranıp, bir öküzü seçiverip kızlarla muhabbet arasında ''en kibar öküz hangisi, en paralı öküz seninki miydi, en pis öküz de şuncağıza denk gelmiş'' falan deyip yine de ''aman köşe de dursun da nasıl olsa hepsi öküz, bu da benim öküzüm'' dialoglarına dahil olacağım, şükürler falan edeceğim. ''How I Met Your Mother'' izlerken, şu şurda dursun diye aldığım derse göre de bu işler zorlamaya falan da gelmiyor canımcıım. Öyle akışına bırakıyorsun, bir boşvermişlikle değil tabi zamanı ve kişiyi kollayarak elbette. Sonra oluyor, yani olmalı... Bu vakte kadar mükemmel adamlarla birlikte olup, dillere destan aşklar yaşadım diyemeyeceğim ama ilişki biter bitmez bana bıraktıkları her zaman muhteşem olmuştur. Ders almayı hep sevmişimdir. Öyle erkeklerin arkasında depresyonlara giren bir tipte değilim, malumunuz. Hala inanıyorum, benim çok seveceğim diyemiyorum, mükemmel anlaşacağım bir erkek var ve bu aralar sanki onunla zaten tanısmışım gibi bir his var şuramda. Hayırlısı denecek tek madde de bu. Bunlar zaten çok detaylı yaratıklar muhabbet hiç bitmez de bende iş yok. Keseceğim burada.


İşin aslı şu ki, bunca zamanda olabildiğim en önemli şey İnsan Olmaktır.
Kimsenin bilerek isteyerek kalbini kırmadım. Kimseyi aldatmadım.
Kendim oldum, taklit etmedim. Kıskanmadım.
Arkamdan küfür edildiğini falan da sanmıyorum.
Her zaman tanıyıp tanımadan herkese yardımcı oldum.
Aza tamah ettim. Küçük şeylerle mutlu oldum.
Tabi her zaman en iyisini istedim.İnsanız yaahhğni.
Koşulsuz herkese selam verdim, sokak hayvanlarına da.
Kimseyi ''şu şurda dursun, lazım olur'' diye hayatımda tutmadım.
Hala gerçekleştirmeyi bekleyen bir kaç planım var.
Genel anlamda yaşamayı sevdim,Umarım böyle devam eder.
İyisiyle kötüsüyle çok şey gördüm. 
Bunun için herkese çok teşekkürler.
Şu an olduğum kadın, küçük bir kızken hayal ettiğim kadın.
Hatta biraz daha üst modeli :) 
25 yaşıma selam ederim. Güzel karşılasın beni :)

                                                                                                          İYİKİ DOĞDUM  

                                                                                                                      Ƹ̵̡Ӝ̵̨̄Ʒ Ƹ̵̡Ӝ̵̨̄Ʒ




                                                                                       



19 Ağustos 2015 Çarşamba

0

Güzel şeyler geldiğinde kucaklayın !

  ''Filmlerdeki gibi '' tabirini hepimiz biliriz. Bu kez anlatacağım şey hem bu tabire uygun, hem bana. Nasıl mı ? Karma yani, hint filmi ve fransız filmini karmışsın gibi düşün. Düşünemedin değil mi ? Şöyle yardımcı olayım.
 
   Aldım Mervemi, gittim her zamanki kahveciye. Yok öyle bir depresyon, yok öyle bir bunalım. Freud gelse onca kuramları bozar, baştan yazar, öyle bir bozuk ruh hali. Konuşurken ağlamak, ağlarken kusmak, kusarken uyumak falan istiyorum, böyle. Ne anlattığımı hiç bilmiyorum, Merve beni dinliyor ama gözlerinin içinde ''Bir Allah Belanı Versin, Kes Sesini'' hali. Saç bildiğin temizliğe girişecek ev kızı topuzu, tırnaklar kemirilmiş, ojeler dişlenmiş, sivilceler barikatın tepesinde isyan bayrağını çekmiş '' en büyük direnişçi kim olacak'' diyip patlayıp yatıyorlar. Bildiğin yeşil eşofman, turuncu t-shirt çıktım, ayağımda kelebekli sandalet, şükür ki pandifle gitmiyorum. Bir de sadece cüzdan. Tip bu ! Garibim Merve en yakın arkadaşının sıkıntısını çözecek ama o ana nefret etmeyi bırak, doğduğu güne lanet okumaya başladı muhtemelen.

  İki elimin ortasına sığacak büyüklükte çikolatalı bir donut aldım. Çikolata kesin iyi eder.  Bir de büyük boy kahve. Tam teşekküllü bir şeker komasına girmeye hazırım. Allahım yok böyle yemek. Yerken konuşuyorum, yutmaya çalışırken bile konuşuyorum. Nefesi neremden aldığım bittabi soru işaretleri doğuruyor. Başladım ağlamaya ama nasıl, susturulamıyorum. İşletme müdürü Mervenin arkadaşı, Yareppim  sular geliyor, kolonyalar gidiyor falan. Yok, hiçbir şey işe yaramıyor. Elim, ayağım her yer çikolata. Küfürler savuruyorum, bütün erkekler canavar.  Sonra elimi, yüzümü yıkamaya lavaboya sürüklendim. Azıcık sakinledim. Ben böyle herkesten özür dilemeler falan, o da ayrı bir rezillik, masaya yöneldik, Masada bir şey oturuyor ama adamda ne depresyon kalır ne anormal bir psikoloji. Adam iyiyi kötü eder, kötüyü iyi. Işidli olsa cihada katılırım, Parti kursa alayına ayar çekerim. Ne dersee evet derim:) Peygamber bilirim yaa. O hayatını yaşasın, ben çalışır ona bakarım.  Ben böyle bir boy, böyle bir vücut, Allahım o kaslar, diye iç geçirirken gözümü diktim tabi, çocuğu kesmiyorum, bildiğin liğme liğme ettim. El bir saça gitti, o son derece yağlı haliyle bir savruldu, düzeltmeye çalışıyorum. Ağzımı yüzümü siliyorum, göz kapaklarım kesinlikle kapanmıyor. Islak elimi kurutmaya niyetli t-shirt'üme sürüyorum. El, pençe, divan haldeyim de benim o tip kırk sekiz saatte düzelmez. Of çok çirkinim. Çocuğun tek kaş havaya kalktı, ''ne bakıyon'' dercesine kafasını falan sallıyor. Allah'ım bir kaş ancak bu kadar nizamlı, bir baş anca böyle büstü dikilesi olamaz. Gel de çıkma depresyondan ama. Tipimi düşünmek beni kesin tekrar iki kat depresyona sokacak, kesiiiiiin. Hiç aldırmamak en iyisi.

 Merve '' Pardon, burası bizim masamızdı'' dedi. Hımhızlı bir dönüş yapıp, yengeç gibi yan yan kayarken ''Merve'' dedim. ''Beyefendi otursun, biz başka bir masa buluruz, hem bir hava alayım'' dedim. Merve söylendi de söylendi tabi, kafeyi talan ettikse de onu dışarıdan görebileceğim boş bir masa kalmamıştı. Merveyi üst katta bırakıp aşağı indim. Çocuğun yanına kuruldum. İki avucumun arasından kesinlikle ayırmak istemeyeceğim mükemmel kafasını yine sallamaya başladı. Bir kıçlık yer bulup ''Burda oturcaz, başka masa yok'' dedim. Bende ki asabiyeti farketmiş olmalı ki '' Arkadaşım gelecek ama rahatsız olmazsanız oturun madem '' dedi. Ben önümüzdeki yedibinaltmışbeş saniye kim bu arkadaş? fikrinden bütün meselelerimi unuttum. Yanına oturmam iyi olmuştu bu paspal halimi görmüyordu ama kötü de olmuştu, ona doyasıya bakamıyorum. Telefonuyla uğraşıyordu, Merve de gelip kuruldu, sinir harbinden hemen önündeki su dokuya odaklandı. Birden silkelendim, depresyonun bana verdiği yetkiye dayanarak her hareketi yapabilirdim. Hem n'olurdu ki ? Eğer hareketlerim saçma ve hafif gelirseydi bile bir daha nerede görecektim. Kayıtsız kalamazdım. İki senelik ilişkimi yine sonsuz bir güven kırıklığıyla bitirmiş olsam, erkeklerden nefret ediyor olsam da, bu dünya harikasına kayıtsız kalırsam bi'kere Allah affetmez beni zaten :) Heykel gibi hey maşallaah.

  Birkaç dakika moron gibi hiçbir şey yapmadan oturdum. Nasıl da senkronize nefes alıyordu canına yandığım. Silkelendim. İlk hamle, profilini görebilmek için hemen Foursquare'de yer bildirimi yaptım, O da yapmıştı. Tek başına resmi vardı, hatunla resim yok, bu iyiye işaret. Ekledim, o resimle şu an ki halimi ayırt etmesi olanaksızdı, Zavallıcık kabul etti. Çok bir arkadaşı da yoktu, ellerimi ovuşturdum güzeeel. Buradan başlamak istemedim, sohbete girmeliydim. Bir boşluk arıyordum,telefonu bırakıp cüzdanını açtı. Ve yeees, gol olur hemşireee,  hah ha ahahaha ! Gittiğim spor salonunun giriş kartını gördüm. Hemen atıldım. Bu arada Merve benimle arkadaşlığını bitirmek üzere, gözlerde bir *sabır loading :)

 '' Aaa, Gordion'a mı gidiyorsunuz'' dedim. Gülümseyerek kafasını salladı ''Sizde mi '' dedi. ''Ben de '' dedim sırıtarak. Of ne çirkin görünüyordum kim bilir ? ''Sizi anımsıyorum sanki, biraz kötü görünüyorsunuz, iyi misiniz '' dedi.'' Ben seni anımsamıyorum, görseydim unutmazdım nitekim'' diye potun tillahını koydum masaya, bir yandan da sizler sen oluverdi. Merve gözlerini belertti ama ses etmedi. Benim Yarı Tanrı güldü, yanaklar diyorum, dişler aziziiim, off . Gülmekte değil o resmen fetih, bir gün batımı. Ben dirseğimi masaya, yanağımıda avcuma dayayıp gözlerine gömüle gömüle adamın kaslarına bir milyon iltifat ettikten ve iltifatlarım karşılık bulduktan sonra arkadaşı geldi, bizi selamladı. ''Gidelim, bizi bekliyorlar'' deyiverdi. Bundan sonra ebedi savaş halinde olacağım erkek arkadaşıyla bu vesileyle tanışmış oldum. Vedalaştık. ''Sporda görüşürüz, küçük hanım, Yarın gelirseniz de spor sonu yemek yeriz uygunsa, ha zaten Foursquare'dan kabul ettim, yazarım'' dedi. Allahım nasıl bir utanmak. Bende ki cin olmadan adam çarpmaya kalkışmak. Kafamı bir tavuk kafası gibi yalnızca öne hareket ettirebildim. Amaan bilsin be, istiyorum işte. Ahh Selvi Boylum. Nasıl da karizmatik yürüyordu. Merve etimi falan çimdirmeye başladı ama devreler yandı, hissetmiyordum. ''Napıyosun kızım aklını mı kaçırdın''lar.'' Sende kaçır,'' dedim. İnanılmaz mutluydum. Hem bir kere aklım yirmi beş senedir ilk defa başımdaydı, ilk defa ansızın güzel şeyler olacağını biliyordum, inandım. Anlatılamaz bir tarifti. O bunalımdayken bile onu benim yapacaktım, hemen anladım. Kendime geldim.

  Merveyle koştura koştura spor malzemeleri satan bir mağazaya girdik. Ortalığı talan edip birkaç parça dar ve seksi şeyler seçmeye çalıştık. Ardından kuafördü, bakımdı, hamamdı. Merveciim de rahatladı, malum kızı fitil ettiydim. Ertesi güne hazırdım. Çok cool bir havayla salona gittim, hiç terlemeden spor yaptım. Buluştuk ve hayatımın en şaşaalı aynı zamanda en mütevazi gününü yaşadım. Adam romantik, adam yakışıklı, adam ince, adam olmuş. Ben yanında o kadar odun ve hantalım ki, yine de sevdi beni . İlk günden sevgili olduk hatta biz o kafede bile sevgili olmuştuk, size söylemiştim. Şimdilik her şey güzel gidiyor. Bu garip. Hem korkmamayı da öğreniyorum. Kaybetmekten, sevmekten, çok beğenilen bir erkekle beraber olmaktan. Gönülden dileyemiyorum, söyleyemiyorum da ama hep sevsin istiyorum. Havamdan da geçilmez. İstediklerimizin ağzımızdan dökülmesinden korkuyoruz. Dökülünce üzüleceğiz çünkü, nazar ya da sınanma. Adı her neyse. Korkmadan bir yaşam da yok, sürekli korkarak ta yok.. O yüzden kıralım tabularımızı. An'ı yaşayınca devamı geliyor gibi. Net bilgi değil tabi ama, hep gönlünüzce sevin. Bazen öyle adamlar geliyor ki paylaşınca bitmiyor, çoğalıyor.


                                                                                                Bazen güzel şeyler oluyor lan, valla.


                                                                                                                     AŞKLA.
https://www.youtube.com/watch?v=ZGz3obTw8Ao

6 Ağustos 2015 Perşembe

2

Madam Ketka (eğreti anne)

 
 Oturdum, avuçlayıp durdum toprağınızı ve ilk kez size ait bir şey, yaseminler kokmuyordu.
Sararmış mermer havanın sıcağına rağmen soğuktu . Anneyken bile değilmişsiniz gibi hani, size yakışır bir malzeme.. Garip bir şey olmalıydı içinde olduğunuz o dar mekan Madam Ketka. Sahi bunca pisliğinizi örtbas etmiş miydi toprak ? Ben böyle dışarı irinler taşar, toprağınıza böcekler, çiyanlar girip çıkar, köpekler eşeler hatta işerler diye hayallemiştim. Üzerinizde yeşeren bir bitki yoktu, yabani ottu hepsi. Bu rahatlattı içimi zira siz yeşil olan hiçbir şey bırakmazdınız Madam. Sizi her şey kabul eder de bir ben, bir toprak kabul edemez sanırdım. Hapsolduğunuz bu yere gelerek, galiba sizi toprak gibi ben de kabullendim. Doğurduktan sonra ölen oğlunuzun üzerine gömülmek istemişsiniz  . Sahi ardınızda bıraktığınız çocuğunuzda yeterince hasar bırakmadığınızı mı düşündünüz? Gider ayak diriler bitti deyip, biraz ölülere mi musallat olmaya kalktınız? Hep çirkindiniz, hala çirkin. Mezarınız bile çirkin, taşına yazılan isminiz de.

   Babamı boşadığınızdan beri, kendisini hala görmedim.. Teyzemin kocasının ayartıp, onu kendinize koca edişiniz, bu esnada onca erkeğin altına yatışınız .. Rahminizden fırlatıp attığınızdan beri benim için hep utançsınız.  Emanet kocanızın beni kadın etmesine  nasıl da kılınız bile kıpırdamadı, hatta mutlu oldunuz. Günler böyle geçti, her gece, her sabah ! Sizinle hiç konuşmadık Madam Ketka. Size babamdan sonra zaten Anne demedim. Beni yönettiniz, sattınız, delirttiniz. Beni siz delirttiniz. Her gece o pislikten dayak yemenize hiç karışmadım, hatta dayak yemenize ön ayak bile oldum kimi zaman. Sizden hep nefret ettim. Penceremden, sizin içip içip sokaklarda rezil oluşunuzu seyrettim. Kocanız bile toplamıyordu sizi o meyhanelerdeki sarhoşların kucaklarından. Zaman oldu, beni  kocanızla bırakıp gittiniz, terkettiniz. Beni değil o iblis suratlı herifi terkettiniz, beni çoktan terketmiştiniz.. Siz gittikten sonra bana elini sürmedi. Evine başka bir kadın getirdiğini de duymuşsunuzdur. Bunların üzerine çırpınıp afilli olmayan bir hayat kurdum. Hiç merak etmediğinizi biliyorum. Zira ara sıra korkunç tipli adamlar takıldı sayenizde peşime. Bir şekilde hep bulunduğuma bakılırsa haberdardınız benden. Beni sizin borçlarınız yüzünden bir sebepten sömürmeye çalışan adamlar. Sömürdüler de. Yine de mecburen beni dinleyeceksiniz. Tutundum, sizin aksinize bir insan olmak istedim. olamadım, En az sizin kadar umursamaz, kalbi donmuş, duygusuzum. Tek farkımız ben kimseye kötülük yapmadım. Gerçi kimsenin etrafımda olmasına imkan da vermedim. Aile olmakmış, çocuk yapmakmış zaten hiç düşünemedim. Siz cinsiyetimi aldığınız gibi insanlığı da elimden aldınız .Hayatım boyunca yaptığım en iyi şey, bisiklete binmek ve kitap okumak. Bir de kedim var. Zaman zaman onu terk ediyorum, aç-susuz bırakıyorum. Yine de gitmiyor. İnsanları sevmiyorum. Yaşamıyorum, zamanı dolduruyorum. Çalışmadığım zamanlarda ya içiyorum, ya uykudayım. Uyuyunca hızlı geçiyor zaman, aşağıda geçiyor mu ? Şimdi yanı başınızdayım, umarım bir cehennem vardır ve bol miktarda cezalandırılıyorsunuzdur.

    Benim sizi bildiğim zamandan öncesinde, yaşamınızla ilgili anlatılanları düşünüyorum,, Evin en küçüğü olup, el bebek, gül bebek büyümenize ve bir  sürü adam tarafından çok sevilmenize, ilk aşkınızla evlenmenize rağmen beni doğurduktan sonra hayat dolu hallerinize ne olduğunu hiç anlayamadım. Büyük annemin, teyzeme '' Hamileyken ne iyiydi bu kız, bu çocuğu doğurdu annelikle ilgisi yok. Hani sezaryenden, alışır, psikolojik dediniz, beş koca sene geçti , bir ana evladını nasıl benimsemez. Bu kızın hali hal değil. Bir şey yapın '' deyişi hep kulaklarımda. Bu kırk yıllık zorunlu yaşantıma işleyen en büyük ayrıntıdır. Keşke kısır olsaydınız, keşke karnınızda hiç bulunmasaydım, keşke doğurmadan vazgeçseydiniz benden, keşke doğurunca boyunbağınızla hemencecik orada  öldürüverseydiniz beni ya da kendinizi öldürseydiniz. Ölseydiniz keşke. Rahminizden fırlatıp attığınızdan beri benim için hep utançsınız. Dünyaya getirdiğiniz bu döküntüden sorumlusunuz Madam Ketka. Çocukken gülecek olduğumda önce gözünüzün içine bakmamdan sorumlusunuz. Çocukların arasına karışıp oyun oynayamadığımdan ve düştüğümde yaralarımı sarmanız için yanınıza hiç gelmeyişimden sorumlusunuz. Düştüğümde anne diye ağlamadığımdan hatta hiç ağlamamış olmamdan da. Sahi nasıl nefret ettiniz benden? Tecavüz mahsülü değilim değil mi ? Babamın beni hiç aramamasına bakılırsa neden olmasın diyorum ? 

    Hiç dünyayla savaşan bir kadın olmadım. Ne dünyaya tahammülüm var ne uğraşacak iştahım. Kendi hayatımın da bana bir zorluğu olmadı aslında, pek ilişmedi.. Ben hep sizin zorluklarınızı üstlendim, siz vardınız, bu fazlaydı bile. Buraya bunları konuşmaya gelmedim. Aslında kötü şeyler mazide de kalmadı. Sizin yaşadığınız , bana yaşattığınız her şey benim hayatımda hala var. Ama sizi affediyorum. Toprağın altında o memnuniyetsiz yüzünüzü görüyorum ve yine de sizi affediyorum. Bebekliğimi, çocukluğumu, gençliğimi yaşamamış ve sizden sonramı belki yaşayamayacak olsam da sizi affediyorum. Seçemediğim hayatımı hiçbir zaman  hale,yola koyamayacağımı düşünsem de sizi affediyorum. Her gün her şeyi unutmak için yalvarıyorum. 

Şimdi benim yerime üzerine çöktüğünüz oğlunuza sarılın.
İlk kez Anne gibi. 


15 Temmuz 2015 Çarşamba

2

Gökyüzümü Süsleyen Adam 🐦 🐦

 
@serkanakyol
Gülüşünü nakış nakış o kadar işlemişim ki aklıma, ya her zayıf anımda içime serçe sürüsü dolduran sesine ne demeli, hep kulağımda. Kurtulmak zorunda olduğum bu dipten kuşkusuz beni yukarı çekecek tek şeydi her zaman soğuk olan elleri. Valizime onca yılın yorgunluğunu, umutsuzluğunu, yiten giden her şeyi, göğe bakıp ona yolladığım her bir selamı özenle yerleştirdim. Oldum olası ardımda kimseyi, hiçbir şeyi bırakmadığım gibi iyiyi de kötüyü de yanıma aldım. Yatağa oturup ''çok büyük bir marifet gibi yıllardır sakladığımız hislerimiz aynı kaldı mı?'' diye düşündüm. En azından benimkiler.Yine boynumu göğsünde uzak tutmaya çabaladığı soğuk kollarıyla saracaktı kim bilir. Sahi hiç duymadım, kalbinin sesini. ''Kalbim yok miniğim'' derdi her defasında.  Saramayışları, belli ki yokluğun gerçeği beni ürkütmesin diyeydi.

    Atmayan bir kalp hikayesi doğruysa şayet bu durum sonunda bizi aynı kişi yapardı. Artık benim için de düşecek bir dip ya da yükselecek hiçbir merdiven yoktu. Kesişmişti yollarımız ve bu bana her şeyi göze alma cesaretini çoktan müjdelemişti. Uzun zaman önce, defalarca beni yanından, yöresinden ittiği o asfaltsız yolda ilk defa  yan yana, yalın ayak yürüyecektik.Yaşadığım bitmek bilmeyen sancılı dönemler bana beklentiye girmemeyi ve hissizliği ağır ağır yüklemişti. Her zaman olduğumuzdan daha yakın olmalıydık artık. Bana yıllarca öğretemediği, inatlaştığım doğrularını birkaç gece de fazlasıyla tecrübe ettim.

     Yola çıkmadan haber vermek istedim. Sesini duymayalı da çok olmuştu. Hem oldukça kararlı durduğu hayatında bir şeyler de değişmiş olabilirdi. Telefon kulübesine girdim. Numarayı çevirdim, Tesadüf kendisi çıktı. ''Geliyorum ''dedim. ''Bekliyorum'' deyişindeki o iç gıdıklayıcı tek kelime bana anti-depresan olmuştu. Yol  uyudum, uyandım çabuk geçti. Aksi olmalıydı ya. Fakat tüm yorgunluğu gözlerimde ve ayaklarımda toplandı.

     Küçük şirin bir oteli vardı. ''Akşama anca gelir'' deyip beni odama yerleştirdiler. Lavanta koymuş yatağıma. Papatya değil, La Van Ta. Bir de not buldum, ''Affet, Ay'ım, ışığım, balıktayım, sen şimdi duş al, dinlen. Bunca zaman  dayandık. akşama ne kaldı değil mi ama Dilberim, Öpüldün '' . Her zaman küstahtı, Beni karşılamayacak kadar küstah. Notu yazarken ki ifadelerini gözümde canlandırdım ,sesli güldüm. Kağıt göğsümde, hareketsiz uyumuşum. Güneş batmıştı, gözümün tekini açtım, sırtı bana dönük, balkona doğru öylece bakıyordu. İzledim, nefesini duydum, kirpiklerini kavuşturma sesini duydum. Kalp sesi yine yok. Sigarasının dumanı esintiyle beraber bana geliyordu. Parmak uçlarımla sırtına dokundum.Döndü, defalarca koklaya koklaya, yüzüne süre süre ellerimi öptü. Adeta şefkat bekliyordu. Çoğu beyazlayan saçlarının hafif hafif alnına döküldüğü yüzünü ellerimin arasına aldım. Kavradı boynumu, birbirimizin nefesini çaldık, içimizde biriktirdik. Yaktık mumlarımızı, fenerlerimizi. Zaman durabilirdi artık.

   Neydi bizi o  balkona çivileyen, geceyi bir bir sessizliğe boğan ? Hem ne vardı zaten konuşacak şimdi, susmak mıydı en iyisi ?  Sahiden bitmiş miydi içimizdekiler ? Yani  dokunduğumda alev alan tenim yaşadığıma kanıt sayılmaz mıydı ? Ama zaten ikimizde bütün hayallerimizi gerçekleştirmişken bitmek, gitmek, susmak ne gerekti canım ? Şimdi ayrı hayatlarımızın sefasını sürmek vaktiyken.

     Masa hazırdı zaten, büyük bir rakıyı odaya girer girmez açtı. Anason kokusu, hiç sevmezdi
üstelik. İşte ilk değişiklik. O gün her zamankinden cömert fakat bana bakışlarında cömertlikten eser yok, yine çekingen, yine kaçak. Gözünün içine bakıp, bi'şey söyle diye bakıp umut besleyecek o kadın da yok üstelik. Büyük bir değişiklikte burdan.

     -Ben yine  onca sene konuşmaya doyamadım, diye dalıyorum konuya. Onca yılın birikmişliğinin, konuşulmadan eski ki gibi üstünü örter diye düşünmeme rağmen onun''Hoşgeldin''ine kalkıyor kadehlerimiz. Değiyor gözü gönlüme. Akıyor titreyen sesi içime.
-Anlat, diyor o hiçbir tasvirin yakışmayacağı, cenneti fısıldayan elçi sesiyle.
Nasıl Fransa ? Fransayı sormadığını ikimizde biliyoruz. O yine tedbirli tabi, konuya bildiğim
yerden, direkt bir tavırla giriyorum. Onun bana hayran kaldığını söylediği tavır. Hatırlıyor mudur ?

    -Gömdüm onu. Geçen sene, yüksek dozda uyuşturucudan öldü. Çok acı çekti. beraber çektik. En zoru da kızımın, Pera'nın babasının gün be gün eridiğini ve boşalan sinirlerini izlemek zorunda olmasıydı. Annesinin aksine daha sessiz,içine kapanık bir kız çocuğu. Velhasıl bıraktıramadım uyuşturucuyu. Kliniğe yatırdım ve kendime bir boşanma avukatı tuttum. Çok denedik,çook. Bu hastalık değil çünkü, kendiyle birlikte bizi de uçuruma götürmeye niyetliydi. Uyuştucu almadan da, karşımda ki  artık kötü bir adamdı. Kendim için değil kızım için korktum. Ben bunca dertle uğraşırken annemin ağırlaştığı haberini aldım. Perayı da alıp annemin yanına koştum. İşin garibi neydi biliyor musun ? Ben sevdiklerimi unutmuşum, özlemeyi unutmuşum. Annemle ilgili daha bir yol katedemeden Fransa'dan bir telefon. Ölü bulunmuştu. Perayı götürüp götürmemekle ilgili karar veremezken, kızım benden güçlü çıktı, tekrar ikimiz Fransaya yola çıktık. Küçücük sıkıntılara öyle göğüs gerdi ki, bu yaşında onu böyle sorunlarla uğraştırdığım için kendime çok öfkeleniyorum. Gittik, defnettik. Ben Perayı değil, günlerce Pera beni teskin etti. Bir haftayı atlatıverdik. Pera dayısını çok sever, bir grupla beraber 15 günlük kampa çıktılar. Annemin durumu da her geçen gün iyiye gidiyor, şükür. Geçen sefer gelişimde gözlerimin dahi içine bakamamıştı, sürekli uyutuyorlardı. Şuan bize de, doktorlara da bir mucizeyi yaşatıyor.  Bizimkiler kampa yola çıkınca hemen bilgisayar başına oturdum. Bilet baktım. Annemin iyiyken ilk yolculuğumu sana yapayım dedim, tesadüfen sabahına bileti buldum. Ve yanındayım işte. Kaskatı, hiçbir asitin çözemeyeceği şekilde katı. Çok uğraştım çocuk yapmamaya biliyorsun ama Peranın içimde olduğunu bildiğimden beri ... Ondan başka herşey anlamsız, tarifsiz. Tek zayıf yanım, tek çözünürlüğüm o. Bi'tanısan.
Hani bana anlattığın, Bir kızın olursalarının arkasına uydurduğun tüm varsayımların var ya, hepsi gerçek. Yine yanılmadın. Hakikaten benim kızım. İşte bööyle . Anlatırken ne çabuk geçti değil mi ? Yaşarken hiç bitmiyor oysa. Bitsin istiyorsun, en azından bazıları bitsin. Olmuyor. Üstüne zebellah gibi daha fazlası çöküyor. Ahhh, benim o bana bir şey olmaz havalarım, kimse üzemez laflarım. İnsanı sadece kendisi üzmüyormuş, etrafında seni üzmeyi görev edinmiş milyonlarca şey var, bu bazen bir insan, bazen televizyon, bazen bir ülke yada bir böcek.  İşte şimdi piştim ve sana geldim. Yine de eksiksin dersen ağzına bi'tane patlatmaya niyetliyim. ''

   Aşağıdaki pansiyondan çalan şarkı ''Hasretinle yandı gönlüm,yandı yandı söndü gönlüm, evvel yükseklerden uçtu, düze indi şimdi gönlüm '' buydu. Bu kısımda sesi yükselttiler. Her yan yana oluşumuzda bir şarkı seçerdik kendimize. Göz göze geldik. Patlattık kahkaları, aktı meylerimiz boğazdan yüreğe.  Elimi sımsıkı tuttu. ''Sefalar getirdin'' dedi. ''Senin gibi kadın da düze inerse Bu gezegeni örtüp gidelim'' 

   O yine aynı kişiydi, başka biri olan benim. Eskiden olduğu gibi savaşmayacaktım bu kez, hem ''bak sevdiğin insanlar var, onlar için...'' diyeceğim kimsesi de kalmamıştı zaten. O güzel anneciği ve babacığı derin uykudaydılar artık. Hiç sormadım, o da anlatmadı. ''Şimdi'' dedi,

   Gözümün içine öyle bakma. Üzülmedim sana, kılım bile kıpırdamadı Minik. Kalpsizim la ben. Keyfini süremedin şu yaşamın, sürmeyi istemedin. Dik kafalıydın. Bunu istesen ve düşseydin göz ucuyla bir döner bakardım. Katı falan değilsin, çiğsin, bi'bok olamamışsın. Yine bok var gibi filizleneceksin. Büyümeyeceğim diye inatlaşırdın ya benimle Aptal , ha işte yine inatlaşacaksın. Büyüyemezsin ki sen. Evrene aykırı :D Benimle ilgili de ilk kez sen tedbirlisin, bir şey sormuyorsun. Ben iyiyim. Çizdiğim yoldayım . Sen Fransaya gitmeden burayı gösterip alacağım ve otel yapacağım, demiştim. Bak beni tanıdığından nasıl da gelip buldun. Balığımı tutup geliyorum, oohh, akşam gelip bir kaç arkadaş demleniyoruz. Güzel oluyor la, bakma öyle. Eski güzel kadınlarımıza içiyoruz, her seferinde aynı muhabbetler anlayacağın. Eskimeyen biri var diyorum ben, hala da güzelsin hani. İçerim daha uzun zaman senin için. Her akşam birileri göt olana kadar, ağzımızın suyu, salyası akana kadar içiyoruz. Bizi de diri tutan bu. Halüsinasyon görüyorum, gelip yatağıma sen yatırıyorsun beni. Annem değil, annem öldüğünden beri, sen. Ölüleri hep daha çok sevdim ama artık barışık değilim. Çok terkedildim ama bu defa başka. Bu fazla. Sen ört üstümü bu kez sahiden, olur mu ? Yine öyle bakıyorsun, bakma.

    Bu yüzyılda imkansız nedir Hemşire? Kavuşamamak nedir ? En fenası sevişirsin, bedenler kavuşur. Biz sınırlarla yaşamımızı çevirdik ve hiç aşmadık. Çizgimizi bildik. Bir tek dudaklar kavuştu, oda üzerimizdeki ölü toprağı silkelemeye yetmedi. Solucan etkisi bile yaratamadık. Görev gibi, o benim saçlarımı örerdi, ben onun üstünü örterdim. Aynı yatakta uzanırdık, hep aynı rüyayı görürdük. Her seferinde el ele dolaştırdık, sadece gidilen yerler farklıydı. Hangimiz yataktan kalktıysa diğeri uykuda sanıldı. Hiç gerçekten uyumadık. Uykularımı, yatağımı , gök yüzümü süsleyen adam. Ben bu adamı çözemeden ölecektim. Ölü mü, diri mi ? Önemli değildi ama çabam size netlik olsun diye.
 
  Biz tuttuğumuz tüm dilekleri gerçekleştirdik. Galiba birbirimizi hiç dilemedik. Hatırlamıyorum. Her yanına gelişimde mutlu hissediyorum, ayrılırken de  bir daha görmek istemediğimi sanıyorum. Sonra zaman geliyor, özlüyorum, atıveriyorum kendimi yamacına. Yine susuyoruz, en iyi yaptığımız iş. Şimdi başımın üzerinde,  kazanılacak en büyük zaferi de erkenden kazanmışım, başka hiçbir işe yaramayacakmışım, erken emekli edilmişim gibi bir his dolaşıyor. Ne yapacağım ? Sarhoş olamıyorum. Büyümemiştim evet, geçmeyecek bir derdim de yoktu sadece kalbimi hissetmiyordum.

''Ben yine en güvendiğim derme çatma limandayım. Sendeyim.'' diyorum. 
 ''İstediğin kadar kal'' diyor. İlk kez diyor ama kalamam, biliyor. Döküntüyüz.  Artık uğrayacak liman yok. Denizler kafi, kara kötü, acımasız. Limanlar geçici. Kalıcı olmaya niyetli olduğumdan değil. ''Anlaştığımız üzere bak kim önce ölürse diğerine günlüklerini verecek, ben ölürsem, günlüğümü Pera getirecek '' 

                             Yarımız yine.Yine beklentiler yanlış çıktı.
      Biz bir tek kendimizi tüketiyoruz. Başkalarına tahammülümüz yok.

                                                    İnançla Kalın ..                                                                       






26 Mayıs 2015 Salı

16

Sesindeki Tipiye Tutulduğum Çocuk

   
İnstagram:Serkan AKYOL'a aittir.
Gözümü açmamla, geç kalmışlık endişesiyle yataktan fırlamam arasında tek bir saniye anca geçmiştir. Odada saat yoktu. Telefona baktım, uyanmak için kurduğum vakte bile bir buçuk saat vardı. Ne çok beklemiştim bugünü. Usulca yatağa tekrar uzandım, uyumak niyetinde değildim. Dakikalarca elimdeki çizgileri, damarları inceledim. Yüzük parmağım kopup gitmek istercesine seyiriyordu. Sesli güldüm. Doğruldum. Ayaklarımı sıcak tahta zemine bastım. Yorgundular, en çok onlar yorgun ama sessizdirler, hiç şikayet etmediler  Bağımsızlığını ilan etmek isteyen dört santim parmak bile olamadan ayaklardır hep boyun eğen. Yalnız olmama rağmen tahta zemin ses çıkarmasın diyedir sanırım, parmak uçlarımda yürüdüm. Hızla duşumu aldım. Bu güne özel etekleri tül tül uçuşan nar çiçeği bir elbise almıştım, giydim. Makyaja koyuldum. Çoğu işe ters başladığım gibi en önce ateş kırmızısı mat rujumu da  üç kez bastıra bastıra dudaklarımda gezdirdim. Mesela t
atlıyı yemekten önce yerim,  sırası varmış gibi gösterilen hiçbir şeyi de sevmedim. İlginçtir, her zaman göz çevrelerim eskiyene dek bastırarak sildiğim eyeliner'ımı bu kez tek seferde A.Winehouse tarzında çekebildim ama saçıma asla şekil verememekteki marifetsizliğim yine beni bozguna uğratmadı.. Bronz sandaletlerimi kutusundan çıkarıp etiketi dişimle ileri geri yaparak koparttım.Hazırdım.

   Hava kızıl-mavi, güneş batmamakta inatçı bir kız çocuğu sanki.  Buluşmaya yarım saat kala elimde şarapla camdan seyre dalıp kendimi Kaş'ın beni benliğimden dahi alıkoyan muhteşemliğine bıraktım. Radyoda akşamı bir nebze daha serinleten sesiyle Yaşar '' Kendini martılarla bir tutma, senin kanatların yok '' diye diye içime işliyor. Geldi . Şarkıyla birlikte duruşu, motordan inişi, her şey klip havasında oldu birden. Sözleştiğimiz saatten erken gelmişti ve n'olursa olsun birbirimizi telefonla aramamaya sözleşmiştik. ''Telefon yok Chun Li, yedi buçukta pansiyonun girişindeki begonvillerin altında ol'' dedi. Bana böyle seslenirdi. Odamı bilmediğinden şaşkın şaşkın tüm pencerelerde göz gezdiriyordu. Perdenin arkasında aslında daha önce milyon kez tekrarını yaptığım müthiş bir operayı izliyor ve ilk kez sahneye fırlatılacakmış gibi bir hisle her şeyi unutmuş, soluksuz, kıpır kıpır bekliyordum. Aklımın içinde birden bilmem kaç bin melodi karıştı. Çantamı aldığım gibi koşar adımlarla çıktım. Küstahça bekleterek birazdan gözlerine bakacağım anın tadını perdenin arkasında dakikalarca  hayal edebilirdim ama gözlerine bakmak her seferinde daha damakta kalıcı, daha lezzetliydi,

   Arkamdan seslenen pansiyon sahibine ayıracak iki saniyem bile yoktu, Dönünce ne diyeceğimi elbet bulurdum, hem zaten uyumuş olurdu.  Çakıl taşlarının üzerinden sekerek pansiyondan çıktım. Utangaçtım. Suçunu gizlemeye çalışan bir kız çocuğu gibiydim. Onu ördüm, tüm heykel görünümüyle karşımdaydı. Onlarca defa deli gibi isteyerek baktığım o adamla istemsizce göz göze gelmemeye çalışıyordum.. Gözlerimin içine baktı defalarca flaş patladı . Yakınlaşıyordum ama yürümüyordum, sanki bir itekleyen vardı. Temasın işi kolaylaştıracağını düşünerek hemen sarıldım. Parmak uçlarımda yükseldim. Sağ kolum boynunu komple sarmıştı, sol elimle de çantamı sımsıkı tuttum. Dudaklarımı farketmesine de engel olacak mesafede boynuna değdirdim. Belimi sardı.''Çocuğum ben, sesimdeki tipiye tutulduğun.''dedi. Daha sıkı sardım. Günlerdir hazırladığım tüm konuşmalar, hazırlıklar her şey silindi. Tüm sesler yok oldu, nefesi dışında.. Motora bindik, gitmek için sabırsız görünüyordu. Belinden sarıldım. Zaman çabuk geçerek inatlaşacak ya, hemencecik gelmiştik.
 
   Güneş bu kez zorunlu vedasına hazırlanmıştı. Dünyanın en güzel yerinde olduğumu tahayyül ediyordum. Fazla büyük olmayan koyu çepeçevre tahta masa ve sandalyelerle donatmışlardı. Fazla değil 5-10 masa. Her masaya refakat eden ağaçlar, dallarından sarkıtılan rengarenk fenerlerle mekanı daha sıcak kılıyordu. Masalarda lacivert beyaz kareli örtüler üzerinde yeni fenerlerin tam aksine bunak şamdanlar vardı. Dünyanın en eski gramofonundan uyumsuzca çıkan harmonica sesine, dalga sesiyle anlaşan ağustos böcekleri vokal sunuyordu. Fazla uzak olmayan mutfaktan tabak, çatal-bıçak sesleri geliyordu. Görünüşte hiçbir albenisi olmayan ''Sakallı'nınYeri'' beni fena büyülemişti. Ben büyülenmeye dünden hazırdım ya zaten, laf-ü güzaf !
 
   Sandalyem çekildi, oturtuldum. Beden bana ait değildi,yook. Kesinlikle kendimi de dışardan izliyordum. Emindim çok şapşal göründüğüme. Bir-iki meze alelacele güleryüzlü bir amcamız tarafından bırakıldı ve şarap testiyle geldi. Testiden akışını görüpte zevk almamak ahmaklık olurdu. Bakışlarıyla etlerim çimdikleniyordu. Duygularımın ilk gördüğüm gibi taze kalması ne muazzamdı. Tanrı eli değmiş, kitap gibi herif, içimden sabaha kadar çok şey sıralayabilirdim.
-''Anlat.'' dedi yumuşacık bir ses tonuyla. ''Sen nasıl farkettin ? ''
Zaten birkaç yılımı almıştı bu bağımlılık. Dökülmeye niyetli sarı Aralık yaprağıydım. Hemen anlatmaya koyuldum. Anlatınca daha da zorlaşacağını bile bile.

  '' Bugüne dek  en çok eleştirdiğim şeyi sen getirdim başıma. Eski sevgilimin arkadaşı olup, kendine hayran bırakarak . . İlk tanıştırıldığımız gün, kapıyı açıp bizi içeri buyur ettiğinde oraya geliş amacım, sıfatım, gözüm, kulağım,aklım o kapı eşiğinde kalakaldı. Oturduktan sonra gözlerine yanılmış olma arzusuyla tekrar baktım ve çok şükür artık kayıptım. Beni içimde bitmeyen nöbetlere gark eden bu durumu yatıştırınca aradığım tek şey sen ve ben'i ordan çekip fırlatacak bir güçtü, her neye mal olursa olsun ! Gece boyu senin sesin dışında hiçbir ses kulağıma değmedi. Belki farkındaydın zorlanan, ikram edilen hiçbir şeyi boğazımdan geçiremedim. Gece boyu senin katıldığın konuşmaların bazıları dışında sürekli Twitter'dan TrendTopic tweetleri okudum, durdum. İşe yaramadı. Kendimi uyarmaya başladığımda, aklımdan tek geçen, buradan çıkıp sonrasında seninle mümkün mertebe az görüşme fikriydi. Eve gidip uyuyacaktım, sabah olunca bitecekti. Öyle olmadı. O güne kadar her durumda kendime hükmeden ben,anahtar elimde olmasına rağmen o kilidi açamadım. Hep direndim seni görmemeye, gördüğümdeyse her fırsatta olan gücümle saçmaladım. Sen o güzel ağzınla konuşmayasın diye gevezeyi oynadım. Tüm o saçmalamalar kaçmak, senden gizlenmek için uydurduğum bir oyundu. Beni sana görüntünden çok ağzından çıkanlar bağlıyordu. Dünyada başka bir canlıda asla mevcudiyetine inanmadığım o iç gıcıklayan sesin ve o sesinle muazzam bütünlüğünü oluşturan taa içi gülen gözlerin ...''

   Derken dumanı üzerinde folyoya sarılı balıklar masaya kondu . Fikri değişti, rakı içmek istedi. Ben anlatırken duyduklarından sonra sağır olacağını biliyormus gibi bir suratı vardı. Kulaklarının son duyacağı şeyler bunlarmış gibi. Mutluydu ama alabildiğine uzaktaydı. Onu seyredip yüzünün tüm inişine çıkışına mest olurken anason kokusu sardı etrafı, Ardından rakının buzlu suyla kavuşmasını izledik. Kaldırdı kusursuz kaşlarını ve konuşmanın kesildiğini hatırlatan bir bakış attı. Şarabımdan bir yudum aldım. Konuşmaktan nefret ediyorum.

   '' Ben aslında bu gecikmiş ayrılığı yaşadığımda seni de orada bırakırım sandım. Olmadı bak,bugün aynı masada aynı duygulara kalkıyor kadehlerimiz. Sen beni itirafa zorlamasaydın üstümdeki donmuş çimentolardan arınıp , duygularımı sana açamazdım. Tüm duygularım gerçek ve ben şeffafım. Şimdi benim gözlerim arzulu, bu durumun nereye gideceğini düşündüğün donuk bakışlarına takılı bak . Ben akıntının sırf sana süreklediği bir yolculuk yaptım, Akıntıya direnerek değil, kürek çekerek. Gördüğüm sen dışında, bildiğim bir sen yok benim. Beni sana çeken kimyasal bir yanın var eveet, belki beni bağımlı, aç, susuz bırakan. Uzatmıyorum, şuan elimden tut, al götür, gıkım çıkmaz. ''Nereye'' dersem alçalayım. Anlıyor musun duygularımı, senin için yok edeceklerimi, var edeceklerimi ? ''

   Akşamın ilk saatlerindeki ardına kadar açık, ışık saçan gözleri, üstüme kilitleri sürmüştü, net ! Birazdan kapıyı sağlamlaştıracaktı belli. Rakıyı bir dikişte bitirdi, mesajı aldım. Bu hareket ağzından çıkacak kelimeler için cesaret itemiydi. Bir süre yemeğe ve içkiye daldık. Rutin şeylerden bahsettik. Yan masadaki sarışın kadının cilveli kahkalarına heveslendim, ne konuştuklarıyla ilgili tahminler yürüttüm, sonra garson çocuğun yüzüne ait olamayacak irilikteki burnuna ve nereli olabileceğine , hiç tarzı olmayan müzik listesine kadar konuştuk işte. Arkama yaslandım, söz ondaydı. Peçeteyle ağzını sildi, Öksürerek sesini temizledi. Sigarasını yaktı. Bu ağır halleri benim heyecanlı hallerimden sonra üzerime kürekle toprak atmıştı. Çekti dumanı, verdi. Çekti ,dumanı havaya üflerken ''Chun Li''dedi tıslayarak.

   ''Bu hayatın bir tık ilerisi istemiyorum. Sen güzelsin, neşelisin, kadınsın, kanımı kaynatıyorsun. Daha önce yaşadığım güzellikleri hatırlatıyorsun, bir daha gelmeyeceğini sandığım güzellikler . Ahh hele bana sarıldığında patlattığın o içten kahkahan, Sürekli savaşmaya hazır gözlerin ve tümüyle barışı simgeleyen ağzın . Benim sana verebileceğim hiçbir şey yok aslında. Sen böyle kal,kirlenmeden güzel kal ...''

    Devamında da kurduğu cümleler beni kırmamak üzere ve kendinden ısrarla uzak tutmak istercesineydi.. Bir Özdemir Asaf dizesi değil mi ? '' Ben beklemedim, o da gelmedi. Ölüm gibi bir şey oldu ama kimse ölmedi. '' Sürekli kafa salladım, anlamadan anlarmış gibi yaptım. Tahta iskeleden kendimi suya bırakmak istedim. Üzülmedim yoo, zaten fazla ümitte beslemedim. Aşk mıydı bilmiyorum ama sonsuz bir istemekti. Tezattık, onun hiçbir şey istememeyi yaşayış biçimi yaptığını bile bile yani. Aslında sadece bildik, fazlaca bildik. buydu sorunumuz . Geçmişe takıldık bundan mütevellit gelecek ürküttü belki. Biz iki aynı kişiydik, mükemmel aşkı yaşayabilecek iki mükemmel aynı insan. Sadece mutsuz olma korkumuza yenik düştük. Kuru inatlaşmalara, herkesi aynı sanmalara..

   Ne o birini kanatlarının altında isteyecek kadar cesurdu ne de ben bir kanadın altına kendi gücümle girebilecek kadar çömez. İşte bir başka aşka ayrıksı durmak hali daha. İstemesen de bu hayatın, hep bir tık ilerisi var Bayım. Olacak .

                                                                       Ama yürektense dileğimiz daima umut vardır.
                                                                     
                                                                             Ve belki güneş bizim içinde doğar.
                                                                                        
                                                                               Yürekleriniz sağlamken, sarılın.
                                                                                      
                                                                                        Optimist Baykuş  
                                                                                                 EmojiEmoji



                                                                                                 

4 Mayıs 2015 Pazartesi

8

Succulentler Dikilsin ;)

    Merhabalar. 

Bir sonraki bloğumda güzel  şeyler yazıcam dedim. Yazabileceğim en iyi şey '' Succulent Dikimi'' imiş. Ne acı :)
Her mevsim gönül rahatlığı ile kaktüs ve succulentlerinizi ordan oraya aktararak dikebilirsiniz. Dikim zamanı yoktur. 
Öncelikle dikeceğiniz materyali seçin ve su geçirmez olduğundan emin olun.
Bu bitkinin adı ''MOSS'' çiçekçilerde kolaylıkla bulabilirsiniz. Olmazsa olmaz bir malzeme değildir ben dikim bitince süsleme amaçlı kullanacağım.
Gübresi bol bir toprağa ihtiyacınız yok. 4 adet succulent için yarım kilo toprak kullandım. Sizde kullanacağınız saksıya göre toprak edinin.
Succulentleri kendi saksılarından çıkarıp, toprağın altındaki 1/3lik kısmı ayırın.
Saksınıza. göz kararı yarısına kadar  toprak ekleyin


Succulentleri saksıya silme bir şekilde dikerseniz daha şık bir görüntü elde edersiniz. Yukarıda olması yada gömülü olması bence bütünlüğü bozuyor. Yerleştiri , kenarlarına kürekle toprak ekleyin.  Böylelikle bitkinizin yaprak araları toprak olmayacaktır. Olursa diş fırçası ve saç kurutma makinesiyla temizleyebilirsiniz. Toprak ekledikçe hava almaması için elinizle sıkıca bastırın.  
Dikim işlemi bittikten sonra videodaki gibi mosslarla süsledim. Yosunla cimenle  de süsleyebilirsiniz. Devamı sizin elinizdeki malzemelere ve yaratıcılığınıza kalmış. Sulaması nasıl olacak derseniz, sulamayı unutun. Ne kadar az su verirseniz o kadar iyi.  Güneşi çok sever. Sun İn Water Out ;) Ben dikim yaparken çok keyif alıyorum. Size de aynı tadı vermesi dileklerimle..  

                                                                                                                                 
                                                                                                                                   HOŞÇA'KALIN 

14 Nisan 2015 Salı

0

Yargıla/MA

    Başını alelade kundaklamıştı al güllü siyah yazmasıyla. Sürmeli gözlerine, gururlu bir bakış takınmış etrafı süzüyordu.Hırslı hırslı dudaklarını kemiriyordu. Siyah, uzun bol eteğinin üzerine beyaz bir erkek gömleği giymişti. Kilim desenli yeleği ve bu uydurduğu cins kıyafetlerle sanki birşeyleri anlamamızı ister gibiydi. Topukları kurak bir toprak gibi görünüyordu, çok çatlamıştı. Kınaladığı parmakları, muhtemelen başkalarının giyipte ön kısmını genişlettiği terliğinden tamamen dışarı çıkmıştı. Ayağından çıkmasın diye terliğin ön kısmını parmaklarıyla sıkıca da kavramıştı. Jandarma sürüklemiyordu, aksine jandarmadan bir adım önde gidiyordu, oldukça dinç, alaycı ve  sağlam. Salonun önündekiler işaretleşerek,ellerini ağızlarına götürerek ''kesin delirdi zavallı'' bakışı atıyorlardı.

   Bekleşenler arasında iki kız,bir erkek evlat yoktu elbette. Anneleriyle ilgili ne söylendiği de muamma. . Eşi yoktu, gelmeyeceğini biliyordu. Çocuklarını bile bir daha görmeyecekti belki . Kendi ailesinden birkaç kişi duruşma salonunun önünde sızlanarak bekliyorlardı. Cinsel suç olsa da duruşma herkese açık yapılacaktı. Bir önce ki duruşmanın bitmesinin ardından koridoru dolduran o kalabalık ve birkaç gazeteci zar zor salona sığıştılar. Kalabalığın koridorda çıkardığı sesten, salonda eser yoktu. Arkada cereyandan camı dökercesine çarpan pencere ve hızlı hızlı çevrilen dosya sesleri dışında..  Duruşma salonunda Savcılar-Hakimler, avukatlar dahil herkes titizlikle yerini almış, sanığı bekliyordu. SANIK ! 
Mübaşir zaten açık olan kapıyı titretti. İstisnasız her çift göz kapıya döndü. Sanık terliklerini sürükleyerek yüzünde takmaz bir sırtarışla içeri girdi. Jandarmalar kolundan çekiştirerek yerini gösterdiler. Sanık gözlerini kısarak, bu kez ciddi bir ifadeyle kürsüye doğru kafasını soldan sağa çevirerek herkesi izledi. Mahkeme başkanı kadındı. Gülümsedi. Ağzını açtı birşey söyleyecekken, hakimde tebessüm edip kafasıyla oturmasını söyleyen bir işaret yaptı.

    Birazdan ''Kendine tecavüz eden, tecavüzcü komşuyu öldüren suçlu'' olarak yargılanacaktı.Sandalyeye, kendini boşluğa bırakır gibi oturdu. Kolları yanlarda bir süre dümdüz sarkık kaldı. Parkeleri izlemeye koyuldu,Çoğu ya kavlamıştı ya çukurdu . ''Kimbilir daha önce ne evi,yuvası yıkılanlar geçmiştir,burda oturmuşlardır,burda oturduğum sandalyede.'' diye geçirdi içinden. Oturduğundan itibaren kulağındaki  uğultu dışında hiç bir sesi duymamaya başladı. Nasıl düşünebildiğine bile şaşıyordu ya. Ellerini eteğinin tüylenmiş kısımları üzerinde gezdirdi, Bir bir yolmaya başladı. Etrafında kendiyle ilgili bişeyler oluyordu, İlgilenmeliydi belki de, takati yoktu. Genel anlamda basit ama kendisi için güç bir hamleyle kafasını kaldırdı, hakim konuşuyordu. Olayı tekrar yaşamaya başladı. Avukat müvekkilinin yaşadıklarını anlatmaya koyuldu.

''  Bir gece yarısı ''AYHAN Ş.''müvekkilimin eşinin Şehirdışında olduğunu bilerek kapısına dayanmış, eğer kendisiyle birlikte olmazsa köyde ismini karalayacağıyla tehdit etmiştir. Müvekkilim. ısrarlara rağmen kapıyı açmayınca ''AYHAN Ş''silah zoruyla eve dalmıştır, müvekkilimin kafasına sert bir cisimle vurmuştur. Kendisi yarı baygın olarak tecavüze uğramıştır. Sigara içerken Müvekkilimi kimseye söylememesi için tartaklamış, hakaretler yağdırmış ve müvekkilimin çocuklarının evde bulunmasına rağmen hala soyunması üzerine  ''AYHAN Ş''nin silahını alıp, kendini korumak amaçlı, öldürme amacı gütmeden...... .......................... ''

dedikten sonrasını yine duymamaya başladı. Kulaklarındaki tek ses silahtan büyük bir gürültüyle çıkan mermiyle işbirliği eden o sesti. Beş el ateş etti. Bazen çok fazla seçenek yoktur, düşünme payı yoktur.Tecavüzcü daha ambulans gelmeden oracıkta can verdi. Karakola gidene kadar adeta dondurulmuş bir hayvan gibi kaskatı kesilmişti. Kendisini ölü bir insandan ayıran tek şey, nefes almasıydı.Sonrasında duruşma günü hemen geliverdi zaten. Aldığı ceza ''ağırlastırılmış mühebbet'' oldu. Pişman mıydı? Sanmam. Çok etkilenmemiş gibiydi ama içeri girdiğinde takındığı tavırla , çıkarken ki boynu bükük tavrı ayırt edilebiliyordu. Hayatının, adımlarıyla orantılı olarak hiç alışamayacağı bir yere gittiğinin farkındaydı. Kelepçeyi kırarcasına çekip durdu,bilekleri kesildi. Koridoru yarıladıktan sonra ardına bakıp güldü. Kameralara yansıyan o son gülümseme, gözlerindeki o ışıltı intikamı ve kadın olmayı hafızalara kazımıştı.

                                                                   Sadece birkaç saniye Kadınların olmadığı bir dünya düşün.
                                                                          Yaşasaydı tecavüzcünün alacağı suçu düşün.
                                                                                           Sado'ya Teşekkürler
                                                                                         
                                                                                            Onurla, Dirençle Kalın.