31 Aralık 2015 Perşembe

2

Aklımızla Alay Ediyorlar



20 Aralık pazar günüydü. Aylar önce biletini aldığım EPİCA konserine hazılanıyordum. Bileti bir kitabın arasında koyduğuma emin olduğumdan, önceden kontrol etme ihtiyacı duymadım bile. Bütün kitaplığı yıkmakla kalmayıp, evinde altını üstüne getirdim. Çok canım sıkıldı, verdiğim paraya mı yanayım, adamların seneye gelip gelmeyeceğine mi derken haberlerde ''Dilek Doğan'ın evinde katledilme anı'' haberini yayınladılar. Elimde birkaç kitapla bıraktım kendimi koltuğa, utançla. O insanların derdine bak, bir de benimkine ! Bıraktım aramayı, gitmedim konsere.

Defalarca izledim.
Kapı açılıyor, Bayağı bayağı ev burası.
Eve tek tek giriyorlar. Canlı bomba şüphesiyle Hatice diye birini arıyorlar.
Hatice falan yok.
Ailenin tek isteği ''Galoş giyin,istediğiniz yeri arayın'' oluyor.
Mani olmuyorlar. Alışmışlar, abi bunu videoda söylüyor.
Arama yapıyorlar birileri.
Kamera özenle çekiyor ama yorganın bir ucu kalkıyor.
Dolaplar şöyle üstünden.
Yani üstün körü bir arama bu.
Bana göre aramaya değil, öldürmeye gelinmişti. Fikrim bu.
Abi içeride aileyi sakinleştirmeye çalışırken
Bir yandan da; Ankara 105 kişi öldü,
Canlı bombaya benim evimde değil oradaydı, niye müdahale etmediniz, diyor.

Yine bir galoş muhabbeti ve ardından
İçimizden hissettiğimiz, bize de eş zamanlı sıkılan o silahın sesi.
Anne feryaat figan '' Dileek'' diyor.
Baba birinin suratına patlatıyor yumruğunu.
Abi kapının önüne yığılan Dileğe bakıyor ve ayaklarının üzerinde zıplıyor.
Polisler, abiye kelepçe takmaya çalışıyor. Ambulans yok.

Dışarı çıkarıyorlar Polisleri, ite kalka.
Oğlun bastı tetiğe diyor, muhtemelen katil olan.
Silahıma sahip bir polis değilim, diyor bunu derken. Fikrim bu.
Tetiğe basacak cesareti olan abi, polise değil kardeşine hedef alıyor.
Anne terlik fırlatıyor, eline ne gelirse. Canları gitmiş.
Örgüt evi olmayan bu eve girip bir kızı uykusundan uyandırıp ölüme sürüklüyorlar.
Ailesinin gözü önünde, bir de ailesini suçlayarak.

Oysa haber ilk kez görsel-yazılı medyada, Dilek Doğan'ın canlı bomba olduğunu,
eve giren timcilerle çatışma çıktığını ve Dileğin yaralandığını yaftalamıştı.
Daha sonra da bu görüntüler yayınlandı. Baba Doğan diyor ki,
Polisleri evimizden çıkardık ama kızımızı hastaneye götüremedik,
Polisler tomalarıyla ve kurşunlarıyla izin vermediler, mahalle ablukadaydı, vakit kaybettik.

''Elimizde canlı bombacıların listesi var ama eylem yapmadan onları tutuklayamayız''
Diyen zihniyet, daha önce hiçbir resmi suç kaydı, araması olmayan Dileği öldürüyor.
İşte bu yüzden bizimle alay ediyorlar.
Çok azımız isyana kalkışıyor.
Bu dünyanın adaletsizliğe uyumsuzlaşıyor.
Hepimiz bu pislikle yaşamaya alışıyoruz.
Ama Dilek.

Dilek seviyor,
Doğayı, çocukları, paylaşmayı.
Dilek inanıyor,
Devrime, insana, güzel günlere.
Dilek öğretiyor.
Örgütlü olmayı, direnmeyi, yaşamayı, ölmeyi.

Çok susuyoruz, Yine sessiziz.
Çünkü bizim evlatlarımız değil ölen.
Kardeşimiz, arkadaşımız değil.
Bizi niye öldürmüyorlar, diye soruyorsunuz ya hani.
Seni niye öldürsünler, zaten herkesi sana benzetmek istiyorlar.

Elimizdeki telefonlardan yada ailecek televizyonun karşısında izliyoruz,
Gencecik bir bedenin yerlere serilişini.. 
O uzun saçlı, kara gözlü içimizi ısıtan genç kızın cansız bedeni
Hepimizin içinde koca bir boşluk.

Dilek Doğan muhalif bir şekilde yaşamayı seçip , o yapının içine adapte olup
Ama düzen içinde de bir işte de çalışıp, o gecekondu evde ailesiyle beraber
Yaşamak istemesine rağmen katledildi. 
Dilek Doğan bir hücre evinde değil, ailesiyle doğup büyüdüğü evde katledildi.
Yani Dilek Doğan normalleşmeye çalışırken katledildi.
Yani ben niyetini siyasallaşmak yerine daha ılımlı bir sol düşünce gibi gördüm.

Unutulacağını ve hesap sorulmayacağını sananlar büyük yanılgı içindeler.
Bütün bildiklerinizi unutup, kardeşinizin devlet tarafından yanınızda katledildiğini düşünün.
Düşünemediniz değil mi? Sizin düşünemediğinizi bu insanlar yıllardır yaşıyor.
AMA,

Elbet bir bildiği var bu çocukların..
Kolay değil öyle genç ölmek.

                                                                                  Yaşanılabilir bir dünya dileğimle..
                                                                                             Optimist Baykuş


25 Aralık 2015 Cuma

4

Yeni, Favori Rujlar 👯 💋











💋

Merhabalaar 👯 👄

Bu yazıda yeni kullanmaya başladığım rujlarımı okuyacaksınız. Ben sadece eye-liner ile  geçiştirdiğim sade göz makyajı yaptığımdan rujlarda abarmayı seviyorum. Buyrun👄





Maybelline bence. kırmızı rujla ilgili bütün korkularınızı bir kenara bırakın deyip Superstay serisinden bu 575 numarayı biz kırmızı ruju özgürce sürmek isteyenler için yaratmış. Evet bunun adı yaratmak..

Kesinlikle gün boyu ne tazelenmek istiyor ne de kontrol. Sürümü aşırı kolay bir ruj. Sonradan matlık sağlayan,ilk sürümde kremsi bir yapısı olan bu harika ruj öncesinde lip balm sürülmeden de kullanılabilir. Çizgilere dolmuyor, taşmıyor. Çok güzel görünüyor, 
çok güzel kokuyor. Meyvemsi, şekerimsi bir kokusu var, mükemmel. Benim dudaklarım fazla kurumadığından verdiği nemi de beğeniyorum. Kesinlikle sürekli kullanacağım bir ruj. Çok beğendim, Bizim. Fiyatı 24.90 👍




💋💋


Birazdan aşağıda da okuyacağınız üzere bu ruj aylarca hasretini çektiğim ''mor bir ruj'' aşkıyla Almanya'daki kuzenimden istedim. Yine Maybelline Superstay serisinden bu renk geldi. Sanırım numarası 260, aradığım renk değildi ama beni bundan sonra koyu renk mat ruj kullanmaya itecek ruj oldu. Çok çok çok pigmentli, bir sürüşte rengini veriyor.  Renk geçişken gibi, kahverengi, mor, bordo belki biraz vişne çürüğü görünebiliyor, çoook güzel. Sanki orman meyveli çaylar gibi kokuyor. Bu rujlardan ısırık almayı istememek neredeyse imkansız. Tesadüf eseri kullanmaya başlasam da gerçekten favorilerim arasında artık. Sürekli kullanacağım. Türkiye'de de bulunabiliyormuş. Fiyatı 24.90mış💋 👍






💋💋💋
Max Factor, Lipfinity.
Rujun numarasını bilmiyorum, zaten tek mor ruj buydu. Ruju gördüm ve işte aradığım ruj dedim. Aldım, sürdüm ve hüsraağn. Mor diye aldım, eflatun çıktı. Arada koskocaman bir renk, ton uçurumu var. Biraz aşağıda 👇istediğim rengi ve bu rujun nasıl durduğunu bulabileceksiniz. Rujun fiyatı 44.90dı ve bu fiyata rağmen rujdan da istediğim verimi alamadım. Çok kez üzerinden geçerek sürüyorum.  Sürdükten kısa süre sonra dudak kenarlarında toplanıyor, ortasında kendi dudak rengim kalıyor. Ne mana ? Kalıcılığını da pek sevmedim. Pigmentasyon sıfır. Renk aradığım renk değil evet ama, aslında güzel bir tonu var. Yukarıdaki Maybelline ile karıştırarak uyguluyorum. Ortaya Maybelline sürüyorum kenarına bu açık tonu. Sürekli tazelendiğinde güzel. farklı bir ruj. Kokusu da çok güzel fakat istediğimi bulursam bir daha al ma ya ca ğım💋👎




  Aralık ayında aldığım rujlar bunlardı. Çok severek takip ettiğimiz Vlogger BilgenTolis'in, Ruj bağımlısı videosunda, iki tane yine aradığım mor rujlardan gördüm ama malesef beğenmediği rujlardandı. Birisi NYX'in Mor renkte Butter Lipstick'i, diğeri de Milani Color Statement serisinden Violet Color Lipstick. Bilgen ikisinden de hayal kırıklığıyla bahsetse de çaresizlik beni o iki markaya itekliyor. 

 Sizin kullandığınız, bildiğiniz aşağıdaki melez ablamızın sürdüğü renkte mor ruj varsa tavsiyelerinizi bekliyorum.
 Mesela Loreal'in 209 Violet Parfait Rujunu Deneyeniniz var mı ?


👄👇



Aradığım ruj 💋👍
Bula bula bulduğum ruj👄👎







11 Aralık 2015 Cuma

0

Siz değil, önce Biz ☂

Ben aşkın, acının ve devrimin kadınıyım. FridaKahlo
                          
                           Size önce tanık olduğum bir olaydan bahsedeceğim.
                        Bunlarla bağlantılı olarakta, müsaadenizle yeri gelmişken, 
                   hazır ayaktayken azıcık isyan etmeye meylettim. Fazla sürmez.


  Sadece içlerinden en büyük olana bile elli yıllık emek harcayan bir anneydi.
Bu üç yavan evlat annelerini zorlanarak. banyodaki sandalyesine, birbirlerine
bağırış çağırış, sert hareketlerle oturttular. Bu işi her hafta yapmalarına rağmen, 
her hafta olaylı geçiyordu. Hastane öncesi yıkanacaktı. Kızının sinirli hallerinden,
ne kadar bıkkın olduğu okunuyordu ve annesinin de bir süredir binlerce kez 
''saçlarım dökülüyor'' demesine son vermek istercesine makası almıştı eline. Kadın
kızının ellerini avuçlayıp. ''Kesmesek mi?  Bana kısa saç yakışmaz ki kızım'' dedi, 
Kız annesini omuzlarından önüne çevirip 
'' Öf be annee, bir de saçlarınla mı uğraşalım, zaten görünmüyor, 
eşarbının altından da görünmez, dur, hadi bitsin '' dedi.
Kadın kafasından akan suyla gizledi, akıttı gözünün yaşını. Gık demedi.

Bizler yetmişinde de uzun kabarık saçlı ama alımlı'lar,
Bizler tek değil iki göğsü olmadan da seksi'ler,
Bizler rahmi olmadan da doğurgan'lar,
Bizler vücudu hastalıklı ama aklı sağlıklı'lar,
Bizler boyu kısa ama hayalleri göğü delen'ler,
Bizler çarşaflarımızın altından gözümüze sürme çektiğimizde daha kadın'lar,
Bizler elimize kına çaldığımızda umuda yürüyen'ler,
Bizler trans&lezbiyen olunca hor görülen ama vazgeçmeyen'ler,
Bizler beş yaşında oyuncak bebekleri giydirdiğimizden beri anaç'lar,
Bizler kanamaya başladığımızdan beri kendimizi sakınan'lar,
Bizler şarkılar söylerken içersinde neler neler deviren'ler,
Bizler Tanrıyı tanımadığını, tanıdıklarını sananların yüzlerine haykıran aykırı'lar,
Bizler eşarbın renginden, dövmenin şekline kadın kalmaya hep bağlı'lar,
Bizler, erkeklerin baskılarına karşı gelip sokakta hayat var diyen özgürlükçü'ler,
Bizler evlatlarıyla birlikte kendilerini de mezara gömen, hayatlarını adayan'lar,
Bizler doğum yaptıktan sonra dünyadaki en güçlü'ler..
Biziz. öteki kadınlar.

  Biz kadınlar en önce içimizde bölünüyoruz. 
Kadınları bir şekilde güçsüz kabul etmiş kadınlarımızın, 
boyunu aşmış eleştirine sürekli maruz kalıyoruz. 
İşin kötüsü en yakınımız kadınlar oluyor bunlar.
Kendimiz gibi olmayanlara, hatta her şeye savaş açıyoruz.
Evet malesef en önce kadınlar, sonra erkekler ve devletler..

 Biz saçımıza yaşımıza ve hastalığımıza rağmen, 

kısa saç bize yakışmıyorsa eğer, üç telde kalsa 
''böyle kalsın'' diyeceğiz.

 Biz her koşulda ötekiyiz. Kadın doğmamız ve kadın hissetmemiz kafi !
Hayatlarımızın belli zamanlarında gizlice size ayak uydursak dahi,
İçten içe öteki olduk. Biz öteki olmayı seçmedik belki ama 
Gerçekten farkında olanlarımız ötekiliği hep sevdik.

 Başkasını kendinden daha çok hor görenlerle çevrelendik.
Evet, bazılarımız bu türleri önemsemiyoruz belki ama 
bazılarımız da içlerinde kayboluveriyoruz . 
Aralarında yer edebilmek için onlar gibi konuşup, onlar gibi giyiniyor 
en kötüsü onlar gibi düşünüyoruz.. Sorgulamıyoruz. 
Buna izin vermiyorlar da zira çünkü cevapları yok. 
Toplumda kabul görmeme korkusu herkesleşmeye yol açıyor. 
Yalnızlık korkusu ↛ Çoğunluğa itaat..
Her şey böyle şekilleniyor. Ahlak, aile, toplum ve hatta adalet.(Hukuk değil Adalet)
  
  Şunu bilin ki, biz hep elinizin altında,
Biz hep yargılayıcı ithamlarınızın hedefi,
Biz hep zorbalıkla evcilleştireceğinizi düşündüğünüz bireyler olmayacağız.
Yaşayacağız be, düşüneceğiz, yanlışın üzerine yürüyeceğiz, yılmayacağız.
Bizi sizden öteki yapan asıl durumlar bunlar ve biliyorum sizi asıl korkutan da bunlar.

  Biz kadınlar, kötü tarafına bakıp dünyaya çocuk getirmemezlikte yapmayacağız.
Doğuracağız, öğreteceğiz, göstereceğiz. 
Doğruyu, doğayı, insanı sevdireceğiz.
Belki özgürlüğü hatta barışı.

 Durmadan akan kanların, kötüye giden sistemin
Kandırılan halkların mücadelesini çocuklarımızla vereceğiz.
Gerçek mutluluk, gerçek birikim bu çünkü. Umudu yeşerteceğiz.
Biz bize öğrettiğiniz dünyayı kabul etmeyeceğiz.


                                        Hayalini kurduğumuz dünya imkansız değil,
✌                                   Zor ise biz ötekilerin iyi ki en sevdiği uğraşı.
                                                                             

27 Kasım 2015 Cuma

0

Nefes / Gökhan Tunç Kitap Yorumu.. (Amor Est Vivet)&(Sen çocuk Şaşırt Tanrıyı)

GökhanTUNÇ/Nefes







Selamlar..


Biz Kitap Kurtları normal işleyişe göre bir kitabı alır, okuruz. Ardından çok beğenilirse başka başka yollardan yazara ulaşırız. 

Benim bu kitapla tanışmam, önce yazarını bir like üzerine tesadüfen tanımamla oldu. Edebiyata olan ilgimi gecikmeden farkeden Gökhan Tunç, kendisinin de kısa bir süre önce yayınlamış olduğu kitabından bahsetti. Okumak istediğimi söyledim. 

İlk baskısı tükenmek üzere olduğu için kitapevlerinde bulamadım, uzun uğraşlar sonucunda internetten alabildim.





  Kitabın türünü merak edip, elime geçmesini bekleyemeden Gökhan Tunç'a sordum. 
''Bu kitap bir farkındalık kitabı'' dedi ve kitabın bir matematiğinin olduğundan falan bahsetti. Hiç spoiler vermedi. İddaalarını çok güçlü buldum fakat eleştirmeden edemedim. 
''Yeni yazar ya şunun havalara bak, farkındalık ney lan, bir de tür uydurmuş'' zamana uygun bulamayıp bayağı bayağı gömdüm :D  Fakat merakım da beraberinde iyiden iyiye arttı.

  Gökhan Tunç, kitabı üç kısma ayırmış. En beğendiğim kısım ilk kısımdı.
Kendisine de söyledim, bu kısımdan ciltlerce ansiklopedi yazsa okurum.
Kitabı elime aldığım gibi 300 sayfayı bir çırpıda okuyup, erken ve gereksiz eleştiri
yaptığımı fark ettim. En önce akıcıydı. Evet bu kitap, neredeyse her türü içeriyor ama 
en önemlisi bu bir ''Farkındalık Kitabı''. Nefes'in üç kısmında da kendi dünyanıza özel bir sürü farkındalık bulacaksınız. Garanti.

  Kitaptaki kurgunun, gerçeği aştığı sayfalarla karşılaşsam da bu beni hiç rahatsız etmedi 
zira güçlü bağlantıların kurulduğunu yazar ilk kısımda okuyusuna aşılamıştı . Kitabında
Sinema ve Tiyatroyu birbirine bağlamakla ilgili, kendisinin olan bazı projelerden de 
bahsetmiş Gökhan Tunç.. Tiyatro ve Sinema arasında seçim yapamadığım, 
ikisini de çok sevdiğim için ben fikre BA YIL DIM. Bakalım siz ne diyeceksiniz!
Ayrıca kitaptaki karakterlerin hepsini ayrı ayrı çok seviyor ve tanıyor olmam,
kötü yorum yapmama zaten hemen setler kurdu.  Yalnız 396 sayfa olan bu kitabın,
son iki sayfasını sevemedim, Sevmedim, N'apıyım.

  Biter bitmez Gökhan Tunçla saatlerce kitap üzerine konuştuk. 
Altını çize çize, notlar alarak bitirdiğim kitaptan yazar'a soru sormam
imkansızlaşmıştı. Yazar benden daha heyecanlıydı ve neredeyse her paragrafını konuştuk. Okuyucu olarak ben yazarın sorularını yanıtladım. Sözlüye kalkmış gibiydim. 
Bundan müzdarip sayılırım ama kesinlikle çok haklı. 
Çoğu usta yazarı kıskandıracak bir kurguya sahip olan  ''NEFES''in okuyucuya ne düşündürdüğü fikrini öğrenme isteği onu başka bir adam yapıvermişti. 
Bunu gördüm. Okumadan önceki kendinden ve kitabından emin tavrını takdir edip,
kendisine bir özür borçlu olduğumu da söyledim. Ben dürüst bir okurum.


  Konusu hakkında hiç yorum yapmayacağım.
Bana bahsedilmedi, bende yorumlarına hiç bakmadan okudum.
İyi ki sıfır bilgiyle okumaya başladım, dedim. Sizde öyle yapın.
Çünkü hakikaten okumanızı istediğim bir kitap.
Ben şimdiden kitap tavsiyesi isteyenlere ilk önce ''Nefes''i öneriyorum.
Kitabın okuyucusuna çok şey katacağına inanıyorum, bu yüzden bloğumda yorumluyorum.
Okumanızı ve kitap üzerine konuşmayı çok isterim. Kim nasıl bakıyor kitaba, meraktayım.

 Ankaradaki arkadaşlar okur ve beğenirseniz, Gökhan Tunç ile bir kahve etkinliği yapıp, tanışıp, kitap üzerine sohbet etmeyi vaadediyorum. 
Bir etkinlik oluşturabiliriz.


                                                                                                       Kitaplarla Yaşayın ;) Sevgiler.





7 Kasım 2015 Cumartesi

9

Tatlimo Etkinliği Değil, Tatlimo Şenliği :)

Merhaba Herkese :) 

Ankarada yaşayan kelebek Senacığımın ( http://nypdsena.blogspot.com.tr/ ) ve Tatlimonun Genel Müdürü Mahmut Atar beyin ortak workshopu, benim Ankaralı Blogger olarak katıldığım ilk etkinlikti. 

Hakikaten çok HOŞBULDUM. Tatlimo tatlıları mı daha tatlıydı yoksa Blogger arkadaşlar mı,  ayırt etmek inanın ki zor. Öncelikle Mahmut Bey'e bizi evimizde gibi hissettirdiği için sonsuz teşekkürler. Bizi bu güzel etkinlikte buluşturan Senaya ve güler yüzüyle katılan herkese de ayrıca teşekkürler.

İlk ve en beğendiğim kurabiyenin görselinden başlayım istedim. Kurabiyeyi yalnız mı yemeliyim, üzerindeki sosla mı, diye sürekli savaşıp durdum. LEZİZ.

İşin en acımasız yanı, sosların malzemelerin nasıl hazırlandığını tam olarak bilemedik. Yine de kekleri, hamurları, kurabiyeleri rengarenk boyarken şekil verirken bütünüyle bize aitmiş gibi özendik ve çok eğlendik.

Artık tarifi de bilmeyelim ama değil mi ?
Her güzelliğin sırrı olmalı..
Görseldeki enfes şey kakaolu bir toptu bu rengi almadan evvel, fazla sevildi ve iyi yedik :D




Kekin hamuru daha önceden hazırlanmıştı. Bize kalıba koymak kaldı. Tatlimonun ki kadar düzgün şekiller bizden çıkamadı ama biz onun gül şekli olduğunu bilerek, kabullendık :) 

Kurabiyelerimizin üzerine isimler yazıp, şekiller çizdik. Tabiki baykuş çizmeye kalktım ama tahmin edersiniz ki olmadı. 

Etkinlik herkese açık düzenlenmişti. Bir arkadaşımla beraber gittik, artık o da Ankaralı bir Blogger . Bunu bu sıcacık ortama ve Tatlimonun bize olan sabrına borçluyuz.

Tekrar tekrar www.tatlimo.com 'a çok teşekkürler. 

Biz yaptığımız tatlılarda koca koca sepetler yaptık ve bize Tatlimo tarafından hediye edildi. Evde falan hiç uğraşmayın ciddeen . Emaaan TATLİMO var.

Tatlı zamanlar dilerim. Güzellikler.

6 Kasım 2015 Cuma

2

FAVORİLER, TAVSİYELER.


Merhabalar Blog arkadaşlarım,
Türkiye'de de son zamanlarda rastlaştığımız, takip ettiğimiz otuz yaş üstü manken ve oyuncuların yüzlerinin hala bebek gibi göründüğünü fakat ellerin gerçekten yaşı gizleyemediğini farkedince, bolca el kremli ve maskeli bir yazı yayınlayım, dedim. Ve yine arada birkaç favori ürünü de özetleyeceğim.


BRUNO BANANİ

Daha önce ki ürün tanıtımları postumda da gördüğünüz üzere bu karizma benim parfümüm olur. Kokuyu duyan herkes istisnasız parfümümün adını sorar. Odunsu, çiçekli, meyveli kokuları sevenlere yine ve şiddetle öneriyorum. Bu üç ayrı kategoriyi de profesyonellikleriyle harmanlamış Bruno Banani.






Handylotion Golden Glamour
Kokusunu ilk duyduğumda Beyonce Body Lotion'a çok benzettim. Genelde el kremlerinde katı olanları tercih ediyorum. Bu haddinden fazla sıvı ama ellerime ciddi parlaklık, ayrıyetten ışıltı veriyor.Özellikle Ankara'nın soğuduğu bu günlerde gün içinde bir kez sürüyorum ve ellerim hep yumuşak ve kokusu hiç bitmiyor.Vanilya kokulu, bu yüzden seviyor olabilirim. Nemlendiriciliği mükemmel. 
Avacado yağı içeriyor. 
Geçici bir süre için kullanıma sunulmuş. Yine kötü haber!






ALIX AVIEN

Bu markanın aynı serisinden iki farklı LipGloss daha kullanmıştım. Bir önceki kullandığımı ararken, rastgele bunu bulup rengini çok sevdim ve aldım. Şeker pembesi, fazla ışıltısı yok. Bu özelliğiyle sanki ruj niteliği de taşıyor. Numarasını bilmiyorum ama zaten bu seriyi çok başarılı buluyorum. Tavsiye olunur. Deneyin. Hepsi güzel.


 Balea Handcreme Fruty Harmony


Balea bu ürünü fazla kuruyan hatta çatlayan ellere öneriyor. Kış günlerinde günlük kullanıma uygun. Pantenol ve zeytinyağı içeriyor . Papaya ve hindistan cevizi kokulu, hiç tevazusuz kokulu kremlerin içinde bir numara.










Balea Q10 Anti-Aging 

Normal ciltler için uygundur ibaresi çok net. Kuru ciltlere kesinlikle önerilmiyor. Ciltteki lekelerde(Özellikle güneş lekeleri) gözle görülen gelişmeler gözlemlenmiş. İlk olarak kırışık önleyici olarak piyasaya sürülmüş ama lekelerle mücadele de de fazla yaygın ve başarılı.. (Resmen ziraatçi olduğumu kanıtladım son cümlede)






BALEA BODYLOTİON
 Egzotik bir meyve olup, tutku meyvesi adıyla da bilinen marpkoja ve şeftali kokularıyla özdeşleştirilmiş bir vücut losyonu. Bana geldiğinde Ağustos ayıydı. Sürdüm sürdüm, çıktım.Parfüm falan hak getire.. Kesinlikle bitmeyen mükemmel bir kokusu var. Çok çabuk bitti. Çünkü hayvan gibi şi'yaptım. Mutsuzum. Kesin bulun, diyorum.



Balea Hand.UREA--Balea Hand.Pflege und Maske

UREA günlük kullanım için uygun. Kış günlerinin bizi çatır çatır yakıp geçen ayazında, bir toprağın kuraklığını kendine rol edinmiş ellere uygulanarak yumuşacık ediveriyor, çatlamamayı garantiliyor. Mükemmel bir koruyucu.Adeta parafin :D
PFLEGE AND MASKE
Fındık yağı içeriyor. Haftada bir kez ellere bol miktarda sürülüp, 
ufak masaj hareketleriyle uygulanıyor. 
Yarım saat bekleyince eller yumuşacık oluyor.

BALEA-REİNİGUNSTUCH

.Bir makyaj temizleyicisinde olması gereken tüm özelliklere sahip bir ürün. 
Temizlerken yüzü hissedilir ölçüde nemlendiriyor. Bir aydan fazladır kullanıyorum, ambalajın içinde kesinlikle kuruma olmadı. Gözü de yakmıyor. Temizlemek için fazla çaba istemiyor, birkaç harekette rimeli dahi çıkarabiliyorum.





BALEA DUSCHE-CREME
Kremli duş jellerinin  amacı malum, duş sonrası vücudu kremlemeye gerek kalmıyor. Vücudu Bebe yağı sürmüş gibi yumuşacık yapıyor. Hakikaten Balea'nın daha önceki duş jellerini pek övemesem de bu seferki ürün kalıcılık, nemlendirme açısından övgüyü hak ediyor. Banyo bile iki gün karpuz kokuyor. Denensin :)






Eos.. Naneliden sonra en sevdiğim çeşidi budur. Yaz meyveleri çilek,yaban mersini ve şeftali aromalı. Yine uzun süreli nemlilik vermiyor ama sürdükçe koruduğunu hissediyorum. Mat rujların altına da gerçekten nimet.

Sürekli el de el oldu. Ayak içinde uyguladığım bir iki doğal yöntem var. Kışın haftada bir kez, banyo öncesi ayaklarıma bolca vazelini yediriyorum. Çorabı giyip bir saat bekliyorum. Banyoda da ayak törpüsüyle yuvarlak hareketlerle ölü deriyi atıyorum. Mis. Bazen de doğal zeytinyağıyla aynı işlemi uyguluyorum. Yazın iki haftada bir yapıyorum. Peeling olarakta limon ve toz şekeri karıştırıp masaj yapabilirsiniz.

27 Ekim 2015 Salı

2

Mahpeyker Kösem Sultan ve Hürrem Sultan Kitap Karşılaştırması

   Merhabalar :)
   Demet Altınyeleklioğlu ile ilk tanışmam Muhteşem Yüzyıl oynarken tarihi bilgimin yetersizliğini görmem ve internet araştırmalarıyla Osmanlı'da kadınların dünyası hususunda yetinemememle oldu. Yani ''Yeni bölümde, Hürrem'e ne eziyetler yapılacak, Şehzade Mustafa bu kez işin içinden sıyrılabilecek mi'' diye beklemeyi de seçmedim. Hatta kitabı okuyunca diziyi daha çok sevdim ve hiç kaçırmamaya başladım. Bunda dizi ekibi, oyuncuları ve elbette Tims Production'ın rolü de büyüktü. Kitabı hemen aldım. Hürrem Sultanı 6 günde okuyup bitirmiştim. Yazarın olayları sıralayışı ve betimlemesine bayılmıştım. Aktı gitti. Bazı sayfaları çift dikiş okuduğumu hatırlıyorum. Yazar özellikle Mustafa'nın katledildiği sahneyi, okura gözleriyle görüyormuş gibi yansıtmıştı. Ağladığımı hatırlıyorum. Sadece katliamı anlattığı sayfaları yakınlarıma okutmuştum. Hiçbir çekim bu anlatımdan büyüleyici olamazdı. Zaten dizide de olamadı. Özellikle padişahların ve sultanlarının yatak odalarını böyle şehvetle yazmasını da cesaretli bulmuş ve ayrıca takdir etmiştim. Kitapla, dizi arasında farklar elbette vardı. Ben hem diziyi hem kitabı çok sevdim. Kitap ve dizi bittikten uzun bir sonra, Kösem Sultanla ilgili bir film izledim.
   Demet Altınyeleklioğlu'nun da Kösem ile ilgili kitabı olduğunu bildiğimden, kitabı bir koşu aldım..
Dizi başlamadan da okumak istedim Hem konuları bilince diziyi izlerken afilli oluyor. Diğerleri haftaya heyecanla beklerken ben ''Hehe Kösem kız doğuracak yine'' falan deyip, insanları kendimden soğutmayı planlıyorum. Bakalım..

   Okumakta olduğum kitabı yarım bırakıp aldığım gün başladım Kara Kraliçe Kösem'e. Açıkçası daha sakin bir dönemi olan Hürremde yakaladığım heyecanı, Kösemde kitabın ilk yarısında hiç bulamadım, hatta neredeyse sıkıldım. Kitap zaten 800 sayfa, neredeyse 400 sayfaya kadar Kösem Sultan Ahmed'le tanışamadı. Köle edilişi, bir bey konağına yerleştirilişi, kraliçe olacağını müjdeleyen bir dilenci, saraya hediye edilişi, oradan da eski saraya Safiye Sultanın yanına sürülmesi, Safiye Sultanın, Nasyayı Kösem yapışı, hayalleri, umutları, saf yanı üzerinde bana göre fazla durulmuştu.. Sürekli birbirini zehirleyen kayın valideler gelinler ...Kronolojik sıralamada zorluk çekmiyoruz, Kayınvalideler, gelinler ,torunlar, bunu hiç zorlamadan aktarabiliyor Demet Altınyeleklioğlu.                Mahpeyker Kösem Sultan Devri zaten Sultan Ahmed'in genç yaşta ölmesiyle ve Kösem'in, Sultan Ahmed'in ilk eşi Mahrifuz'dan olma Genç Osman'ın tahta çıkmasıyla baş gösterecek ki düşünün, Genç Osman, tahta amcası Deli Mustafa'nın kısacık süren padişahlık hayatından azledilip, zindana kapattırmasıyla 640. sayfada çıktı. Üzerine dört padişah daha tahta çıkacak, kitap 800 sayfa..
   Dönem çok zor bir dönem evet, On sene tahtta kalan padişah neredeyse yok hatta kitabı daha şimdi kapatmama rağmen bir tane vezir yahut paşa ismi hatırlamıyorum. Kelle almaktan devlet işi görememişler. Sultan Ahmed ölmeden Ekber ve Erşed kanununu getirmesine rağmen en çok kardeş katli kesin Ahmed'in çocukları döneminde olmuştur. Halkın sürekli isyanı, askerin sürekli ocak devirmesi güzel geçişlerle, köprülerle anlatılmıştı.
   Yalnız yine ve ne yazık ki, Genç Osman'ın tahttan indirilişi ve öldürülüş sahnesi beni etkilemedi.Genç Osman'dan sonra yine zindandaki amca, Deli Mustafa oturtuldu tahta. Kısa sürdü.Kösemin oğlu Sultan Murad çıktı. Saralı Murat, Bağdat seferinde çıkmadan tahta ortak olmasınlar diye Deli kardeşi İbrahim dışındaki iki küçük kardeşi boğdurarak öldürttü. Ölümler çok olduğu için mi bu kadar pasif tuttu kalemi bilmiyorum ama daha da akılda kalıcı olabilirdi.
   O kadar ölüm var ki, amca Kuşçu Deli Mustafa ve  yeğen İncili İbrahim delirerek kardeşlerinin kendilerini öldürmeyeceğini umarak hayatta kaldılar ve padişah olabildiler. Yine de ecelleriyle ölemediler. Mahpeyker tahttaki oğlu Deli İbrahim'in ölümüne, gidişat kötü olduğundan göz yumdu ve hatta ortak oldu. Bu kez savaşını torunları üzerinden sürdürdü. Dört yaşındaki torunu Süleyman'ı tahta çıkartmaya çalışırken, zaten tahtta olan torunu Padişah Mehmed'in annesi Valide Turhan Sultan tarafından dairesinde büyük bir suikastla boğdurularak katledildi.

  Tarihi erkeklerden bile iyi yönlendiren, kitaba ismini veren Kösemin ölümü bile gayet dümdüz anlatılmıştı. Yine söylüyorum, kitap fazla tarihi bilgi veriyor, fazla padişah devriliyor bunu roman halinde yazmak zor bittabi ama Hürrem Sultandaki heyecan yok. Tamam kitap Kösem Sultanın üzerine yazılmış, taht kavgalarını n'apcan denebilir ama en azından iki şehzadesi aynı anda ölen bir Sultanın acısı bir sayfada geçilmemeliydi ya da ölümü son sayfada iki paragraf olmamalıydı. Bence son iki yüz sayfadan bile iki cilt sekiz yüz sayfa kitap çıkardı.
   Yine de okuyun, bunca fazla olaya rağmen büyük titizlikle olaylar birbirine bağlanmış, kişiler dönemler ayrılmıştı. İşin bu en zor yanını, kolaya evirmekte böyle usta bir kalemden çıkardı.

   İlk dört yüz sayfanın bana tek karı, Nurbanu Sultanın gelini Safiye Sultan'ı merak ettirmek oldu. Bir sonraki Demet Altınyeleklioğlu kitabım da Altın Cariye Safiye Sultan olacak.
  Bir endişem diziyi nasıl sansürlerle, reyting kaygılarıyla çekecekler ? Muhteşem Yüzyıl bile oturaklı bir devirken, padişahı çok güçlüyken bunca uyarıyla uğraştı, Kösem çekimleri zor geçecek. Dizi ekibine şimdiden kolaylıklar diliyorum.

Sevgiler
Kitapla kalın

9 Ekim 2015 Cuma

0

Burası yoklar, Yoksullar ülkesi. (Gel hele gel gel )

Bu ülkede tarafın olmak zorunda.
Ya Şehitleri savunacaksın, paylaşımların öyle olacak
Ya da PKK'yi savunuyorsun.
Bu ülkede tarafın olmak zorunda.
Aksi taktirde teröristsin, komünistsin. Kimse ölmesin diyemezsin, öyle bir seçenek yok.
Barış diye bir şey yok.
Zaten Kürt diye de bir şey yok.
Nereden çıkarıyorsunuz bunları caağnım. Kürtler Yahudilerin Türk topraklarına bıraktığı döller.
Gelip bizim dağa taşa boşalmış bu Yahudiler. ,Hitler'i seviyoruz, geleceği gördüğü için.
Yahudileri daha çok, daha iyi öldürseydi diye diye.
Kaosu seviyoruz.

Burası yoklar, yoksullar ülkesi.
Beyni yoklar, kalbi yoksullar.
Vicdanı yoklar, inancı yoksullar ülkesi.

İşte ben sırf bu sebepten. Almanya'da Yahudi ve Roman, Rakka'da ateist,
Arakan'da müslüman, Ortadoğu'da feminist, Baltimore'da zenci,
Türkiye'de Kürt. Kürdistan'da Hüdaparlıyım.

Herkes Hazirandan bu yana tüm derdini, sıkıntısını unutmuş,
benim hangi partili olduğumu çözme peşine düşmüş.Pek fazla
siyasi paylaşım yapmıyorum ama oturup beğenilerimi takip ediyorlar(mış).
Hergün bana HDP'li misin diyen insanlar var ama her gün, aynı insan !
Sorgudayım ve olmadığım bir şeyi kabullenmeye başlıyorum.
Bütün şok, inkar, öfke dönemini atlattım, kabullenme evresindeyim. 
Belki artık Sempatizan! E azimle sıçan duvarı delermiş. Tebrik ediyorum.

Geçenler de dağda işkenceye maruz kalan EkinVan'ın resmini 
büyük üzüntüyle Facebook'ta paylaştım, otomatikman HDP'li oldum 
ve birkaç gün evvel Şırnak'ta HacıBirlik'e yapılan işkencenin fotoğrafını da 
paylaşınca nihayet PKK'li ilan edildim. Yalnız iki fotoğrafla örgüte katılmaya 
hak kazandırdılar .Güvercinlikten, şahinliğe...Fena değil ha !

Beni kendi saplantılı, yargılanamaz taraflarından saymayan bu insanların 
hepsinin ahiret inancı var, Allah'a inanıyorlar. Öteki Dünya'ya imanları var.
Bir insan ölünce hesap defteri açılır ya hani, 28 kurşun sıkmak, yetmeden işkence etmek,
yetmeden aşağılamak, alkışlamak, Allah'a şirk koşmak değil midir ? Allah sizi affeder mi ?
Hani ''ölünün arkasında konuşulmaz'' vaazlarınız.
Ölen Kürt olunca dininizde mi değişiyor ?

Sosyal medyada yayınlanan PKK'lilere işkence fotoğraflarını paylaşıp,
sevinçle ağzından salyalar çıkartarak küfür eden, haz alan bir kitle var. 
Ben olsam daha beterini yapardım, hepsini gebertsinler, taş üstünde taş kalmasın.
Alkışlıyorlar, insanlar ölüyor, seviniyorlar. İzliyorum, DURUN desem,
Teröristim olacağım, diyemiyorum. Ölen insanlara sevinme desem, 
onlar insan değil diyorlar. Herkes yine her şeyi, en iyisini biliyor.

Adam ölmüş lan. Boyut atlamış. Kalmamış örgütü, partisi. 
Bu kadar kesin hüküm vermeyin, böyle kini hiç kimseye tutmayın. 
Size zarar yemin ediyorum. En haklı olsanız da ya onlar haklıysa deyin,
Bu kadar peşin hüküm vermeyin. Takım tutar gibi parti tutmayın.
Önce İnsan demek ne kadar zor ? Devletler her zaman doğru şeyi yapmaz.
Devlet terörü diye de bir terim vardır ve biz bu terimin hakkını veriyoruz.

Bak, vatan nasıl bölünür biliyor musun? Yapılan zulmü görmezden gelirsen,
vicdanını insan ayrımı yaparak kurutursan, nefretini çocuklar öldüğünde bile 
bastırmazsan bölünür. Sokağa çıkma yasağında ölen yaşlı adama evinde otursaydı 
dersen bölünür. Sekiz yaşındaki Elif'e Zaten silah taşıtıyolarmuş dersen bölünür.
Ülkedeki azınlıkları anlamaya çalıştığınızda vatana ihanet etmezsiniz,
Bir kiliseye ziyaret ettiğinizde dinden çıkmadığınız gibi.

Perdeleri kaldırın bir yerde vicdanınız hala vardır.
80'lerden bu yana öldüre öldüre çözülmeyen bir sorunu, yeniden öldürerek 
çözmeye çalışıyorsunuz. Kimse Barış demiyor, Kimse bi'durun, 
bunlar ne halt istiyor demiyor, bunca insan yine niye ölüyor demiyor ? 
Herkes düzenin nasıl yürüdüğünü bilmediği o toprakları sadece suçluyor, 
insanını lanetliyor. Biz burada şehit haberi gelse diye elini
avuşturarak siyaset yapan sözde milliyetçi bir partiden medet umuyoruz.
Türkeş hala olsaydı, Kürt kalmazdı diyoruz. Ölümü izlemeyi iyi biliyoruz.
Açın ufkunuzu, Önce İnsan !

Orada büyüyen çocuklar öldüğünde, çocuklarınızın yanında
''İnletsinler, zaten büyüyünce terörist olacak'' diyorsunuz.
Çocuklar..Tek suçu Doğuda doğmak olan çocuklar. Daha küçücükler.  
Oynamasaydı, Ne işi vardı diyorsunuz.
Sekiz yaşında, on yaşında, on dört yaşında ... Habersizler.
İşte dünyayı, bu kadar ucuz ölümlerden toprağa verdiği evlatları uğruna kadınlar
değiştirecek. Her kadın kolaylıkla empati yapabilir. Her şey değişebilir. Barış kazanabilir.
.
İnsanca yaşayalım hep beraber, boyun eğmeden,kimse ezilmesin diyeceğim
.Bunu okurken kimse dememi de sadece kürtlere bağlayacak ve hemen
''Ne ezilmesi lan, elektiriği beleş kullanıyorlar '' diyecek tipler var.
Onların da derdini anlıyorum. Canım hepimizin çaresi Sınırsız-Sınıfsız Toplum :)
Elektrik orada herkese beleş, su beleş, yol beleş, eğitim beleş, sağlık falan da beleş. 
Ayrım yok. Herkes insan gibi yaşıyor işin özeti. Kavgasız.

Bilmiyorum, hala ne görüşe sahip olduğumu araştıracak mısınız  ? 
Hangi siteyi beğendiğimi takip etmenizle bu yazıyı okumanız arasında bir uçurum var,
bakın bunu biliyorum. Okumak zor ama değişime bir yerden başlayın. 
Size Bilal'e anlatır gibi anlattım. Komünizm, sistem, oligarşi, siyonizm, küresel sermaye,
proletarya, globalizm, diktatörlük gibi terimler kullanmamaya çalıştım. 
Dümdük, yalın. Bir siyasi dergiye yazar gibi yazsam olmayacaktı, 
Her şeye rağmen yine olmadı biliyorum. Umut işte, belki bir kişi. Değer !

Paylaşmadıkça acıyı, hüznü, cenazeyi insan kalmayacağız. 
''Barış'' deyin, ''İnsanca yaşamak'' deyin kazanırız.
Barış kiminle gelecekse artık ona muhtacız. Barışa ihtiyacımız var.
Yoksa bizler gelen iktidar kim olursa olsun, onunla kapışacağız.
Tüm haksızlıklara karşı çıkacağız. Her zaman ezilenlerin yanında olacağız.
Bugün desteklediğimi savunduğunuz Hdp iktidar olsa, onlara da karşı çıkacağım.
Olayım bu sistemi tanıyorum. Güce tapmıyorum.  

Yine söylüyorum, ben kimsenin ölmesini istemiyorum, 
Şehitlere daha fazla üzülüyorum.
Ama tüm cenaze haberleriyle de kahroluyorum. 
Bu yüzden vicdanım çoğu zaman rahat. 
Peki siz sürekli küfür, beddua ederken rahat mı ?
Yaftalamadan düşünün, artık yalvarıyorum.


 BARIŞ'a, KARDEŞLİĞE...
YAŞASIN HALKLARIN KARDEŞLİĞİ.



17 Eylül 2015 Perşembe

0

Lavantaya Sarılı Anılar

 
İnstagram:SerkanAkyol
Bizim Selimiye, egenin en güzel köyüdür. Ağrılarıma rağmen uçakla değil otobüsle yolculuk etmek istedim, aheste aheste. Belki de yaşamımın sondan bir önceki yolculuğu olacaktı. Zaten hep yorgun hissettiğimden yol kötü gelmedi. Sevdim bile, keşke daha fazla deneyebilseydim. Şimdilerde hep bir eksik yaşamışlık hissi zaten, bir türlü geçmiyor. Ağır çam kokusu var ve bunu size anlatamam, bu kokuya kavuşmayı, ansızın ciğerleri doldurduğu o hissi kimse anlatamaz. Bu koku yedi-sekiz yaşlarında durmadan koşan beni hayal ettiriyor. Öyle tabanlarım yanana dek koşardım ki, durabildiğimde çam kokusunu da boğazımda hissederdim. Köy meydanına girdim, tanıdık hiçbir yüz görmüyorum. Çiğ balık kokusu midemi bulandırıyor, yine de gidip balıklara tek tek sarılıp öpmek istiyorum ''Hoş buldum'' . Yollara büyük, beyaz doğal taşlar döşenmiş. Enerji doluyorsun, huzur. Kimlerin ne umutla geldiğini,neleri bırakıp gittiğini düşündüm eve varana dek. Bir dolu senaryo çizdim işte. Bunu İstanbulda da yapardım. Kendime gelişi güzel bir daire seçip, sadece perdeyi baz alarak içinde neler yaşandığını tahmin etmeye çalışırdım. Doğup büyüdüğüm evin önündeydim. Odunluktaki fırından duman çıkıyor dışarı mis gibi peynirli gözleme kokusu yayılıyordu. Yanında kesin ayran vardır. Ablam ve annem yalnız yaşıyorlar. Ablam geleceğimi biliyor, anneme sabah söylemiş. Odunluğa girmeden eve girdim. Eşyalarımı bırakırken, etrafı kolaçan ettim. Değişmiş. Evin duvarları beyaz; kapılar, camlar ve demirler cam göbeği boyanmış. Nasıl insanın içini açıyor, anlatamam. Ağır sabun kokusu, her şeyi unutturur cinsten. Sabun kokusu kötü anıları temizliyor. Elimi yüzümü yıkıyorum, havluyu (annem peşkir der) yüzüme götürüyorum, donakalıyorum öylece. Az önce unuttuğum her şey belleğime bir bir geri yükleniyor. Babam, bitmeyen öfkesi, çocukluğum, genç kızlığım, kavgalar. İyi ki öldü, ben de yakında öleceğim, belki bana da iyi ki derler ama o hakikaten iyi ki öldü.


  Babamın beni 19 yaşında zorla evlendirmeye çalışmasıyla terk etmiştim Selimiyeyi. Annemle de aram hiçbir zaman çok iyi olamadı. Babam mı alıştırdı onu bu duruma bilmiyorum ama ben ve ablamla da sürekli didişirdi. Ablam hiç evlenmedi. Kaçar kaçmaz önce İzmir'e teyzemin yanına gittim, oradan da kaçmaların en çekici adresi İstanbul'da aldım soluğu. Ayak basar basmaz büyülendim, başkaydı İstanbul. Belli ki beni çok hırpalayacak ama müthiş bir zevkte verecekti. Teyzemin oğlunun çalıştığı sendikada hemen işe başladım . Sendikanın misafirhanesinde kaldım bir süre. Sonra bir evim oldu. Annem gibi lavanta ve siklamenleri sevdim. İlk eşyam da bir dolu saksı çiçeği oldu. İstanbul'da çok güzel bir hayatım oldu, şükür. Sendikada çalışırken Hukuk Fakültesini kazandım. Okulum bitince bir sürü dernek ve sendikanın avukatlığını yaptım. Derken Leventle tanıştık. Doktordu. Kanserle Mücadele Vakfında bir toplantı sırasında tanıştık. Özel bir adamdı. Benim gibi vakıftı, sendikaydı çırpınıp duruyordu. Sevmişti beni. Öyle süslü bir hikayemiz yoktu. Dümdüz bir adamdı. Ben de sevdim o saf, temiz, çocuksu, insan yanlarını. Kısa zamanda sade bir törenle evlendik. Canına yoldaş, yoluna eş oldum. Tanıdıkça daha çok bağlandık. Beş sene hayat arkadaşım oldu, erken terketti dünyayı. Elini yüreğime koyarak hep  ''Erken yaşta ölmek değil, senin bu serçe gibi çırpınan yüreğini yine bir başına bırakmak korkutuyor beni, küçük'' derdi beni göğsüne bastırıp. Şimdi eşimin boğuşarak öldüğü hastalık, beni teslim almıştı. Başlarda karşı koymak istememiştim evet, beni de organellerime kadar yiyip bitirsin demiştim ama şimdilerde göçüp gitme isteğim yok. Levent kadar güçlü değildim, o sonsuz uykusuna dalarken sanki daha öncede ölmüşcesine, hiç zorlanmamıştı. Her şeyi bilirdi o. Ben yine tüm şikayetçi halimle, Tanrıya da  ''Bu nasıl can almak? Az daha afilli bir Azrail gönderemedin değil mi ?'' diye söylenip duracaktım. İyi ki bunayarak ölmeyeceğim.

 Odunluğa girdiğimde annem alabildiğine sarkıttığı yüzü ve ışıl ışıl gülen gözleriyle beni süzdü. Kalkamadı, ablam koştu geldi. Sarıldık, ağlaştık. Elimden tuttu, annemin yanına varana kadar adımlarımı saydım. Gözlerimizi bir an olsun birbirinden ayırmadık. Dizlerimin üzerine çöktüm. Yüzümü ellerinin arasına aldı. Memnun değildi halimden, kaşlarını o kadar çattı ki gözleri görünmedi. Küçücük demek istercesine '' Bu ne tabak gibi yüz, deli kız'' dedi. Sarıldık, ağladım, o ağlamadı, ağlamazdı. Belki bir başına. Zaten yüzüme bakıp bakıp ağlayacak birileri olsa, buraya gelemezdim. Gücümü annemden almıştım. Başımı dizine dayadım. Kaldık öylece. Sonra bir kaç saat deliksiz uyumuşum. Levent'in ölümünden beri böyle huzurlu uyumadığımı hatırladım. Yataktan odayı izledim. Halılar haricinde her şey neredeyse aynıydı. Beatles posterlerim duruyordu. Taraklarım, bez bebeklerim, işlemeli aynam. Kalkıp her birine dokundum. Gizli gizli sigara içtiğim pencerenin önünde geçmişime daldım. Hafif rüzgar tenimi okşadı. Aptal aptal gülümsüyordum. Ablam geldi, yemeğe çağırdı. Uzun holden, mutfağa ağır ağır süzüldüm. Yemeğimizi yedik, çayımızı içtik. Gece boyunca annem çocukluğumuzdan bahsetti. Mahallenin tüm erkeklerini dövmemden, ablama etek giydirmememden, keçi inadımdan. Gece en karanlık halini büründüğünde sıra hastalığımı konuşmaya gelmişti, sessizlik bu durumun apaçık yolcusuydu. Annem yattı. Ablamı daha fazla bekletmedim.

 -Sanki uzun yıllardır hastaymışım gibi, bekliyormuşum gibi garip bir şekilde karşıladım, kabul ettim, hemen alıştım kansere. Doktorlar Kemoterapinin ve ozon tedavisinin yanında, ilaçla bin türlü yeni çıkan yol denediler. Denettirdim. Hastane odasında geçti hep günlerim. Acılarımla ve ağrılarımla o kadar kafa buldum ki, bir kaç dergiye konu bile oldum, ardından röportajlar verdim. Öyle tutuldu ki, bir dergi de aylık yazmaya başladım. Ölümle atıştım, kanserle kucaklaştım. Ağrıları vücudumda gezen bir hayvana benzetiyordum. Sanki derimi kaldırarak her noktada geziyorlardı. Anne karnında tekme atan bir çift ayak gibi, o huysuz hayvanı gözümle görüyordum. Sürekli halsizdim ama ağrılarımın olmadığı günler kuş gibi hafiftim. En korktuğum iş, saçlarımın dökülmesiydi. O günü bekledim, dökülmedi. Gittim kazıttım. Dergideki konumum tavan yaparken bunu yerimi korumak için yaptığımı iddia edenler oldu. Ben sadece bulunduğum kabın şeklini almayı seviyordum. Kanser isem saç dökülmeliydi abiciğim, gittim kestim. Yakışmış değil mi Nönücüğüm? Beni dibe çekmeye çalışan öfkeli hastalığa tahtı teslim etmeliydim, gücümü bastırıyorlardı, dalga geçme olayım neredeyse aza inmişti. Savaştığım hastalığım durmayı, gerilemeyi bırak, iyiden iyiye ilerliyordu.  Hastalığa daha bitik, dramatik yaklaşmaya başladım. İyileşemiyordum, kötüye gidiyordu işte. Günlerce oturup Levente mektuplar yazıyordum, süreci anlatıyordum. Belki aynı şeyden de ölsek, bol da olsa günahlarımız, ayrı yerlere götüreceklerdi bizi. Belki gerçekten öteki dünya vardı ve bunca mektuba gerek kalmayacaktı. Öldükten sonra da aşık olmaya devam ettim Levent'e. 
Buraya gelmeye niyetlendikten sonra arkadaşlarım benim için kocamaan bir sofra hazırladılar. Veda sofrası. Gittim. Bembeyaz bir elbise giydim. Yüzümü solgun hatırlamamaları için boya sürdüm. Hasır sandalyeye oturdum. Benim için seçtikleri yere değil alelade bir yere, göz önünde olmak istemedim. Hediyeler almışlar bana, ne gerek vardı ki ? Kullanacak yerim olmayacaktı, saklayacak zamanım da. Güzel insanlar biriktirmiştim, çok güzel. Üzerimde anlamsız bir ilgi vardı, rahatsız edici türden. Gözümün içine bakarlarken ''Ah güzelim, zavallı kadıncağız'' der gibiydiler. Yine de mükemmel zaman geçirdik. Sonra yardım ettiler de oradaki tüm eşyalarımı ihtiyaç sahiplerine dağıttım. Ev senin olacak abla. Onu sat ve çok güzel zaman geçir. Geriye sadece anılar kalıyor, iyi anılar ve ben sırf bu yüzden, bana öleceğim için iyi davranmanızı istemiyorum, gerekirse kavga edelim, günlerimi saf huzurla ya da saf huzursuzlukla doldurmak istiyorum. Gözlerim tamamen kapandığımda mutlu öleceğim. Leventle sözleştik zaten. Beni bekliyor olacak. Bu gece beraber uyuyalım mı, ne dersin ?

  Yastığa kafamı koyduğumda, Nönü hala mutfakta bir şeyler yapıyordu. Etamin işi vardı yastığın yüzünde, üzerinde elimi gezdirdim, mor mor lavantalar işlenmişti. Hatırlayamadım. Hem yastık lavanta ve naftalin kokuyordu. Takıntılı bu kadın, diye içimden geçirdim. Bu güne dek kendime de itiraf edemedim ama annemin kızıydım.  Ufak pencereden yıldızları seçtim, yastığıma serpiştirdim. Şimdi ölmek isteyip istemediğimi bilmiyorum. İçimde korku, telaş, istek yok. Günümü dolduruyorum. Her şey istediğim gibi seyrediyor. Mektuplara devam. Annem günün çoğunda uyuyor, uyanık olduğunda bizle didişmeye devaam ediyor. Ablam arada şifalı otlar falan kaynatıyor, işe yarıyor gibi yapıyorum.Üzülmesin. Zaten ağrılara da bağışıklık kazandım. Tanrının bana ilk torpili. Belki güzeldir ölmekte, ölememek kötü.

Söz vermiştim, evet. Elime ilaç torbalarını almadan öleceğim demiştim.
Levent, seni ne olursa olsun arayıp bulacağım, demiştim.
Salttı yaşamım, öyle de bitiyordu.
Teşekkürler.